Geçtiğimiz hafta Türkiye genelinde Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP) üyelerine karşı düzenlenen polis operasyonlarında gözaltına alınan 110 kişiden 77’si tutuklanarak cezaevine gönderildi. Bu, 2010’da kurulan ve sık sık Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümetinin siyasi baskısına uğrayan partiye bugüne kadar yapılan en kapsamlı saldırı oldu. Ayrıca SOL Parti’nin 6 üyesine ev hapsi cezası verildi.

Sosyalist Eşitlik Partisi – Dördüncü Enternasyonal konuyla ilgili yaptığı açıklamalarda devlet baskısını kınadı ve gözaltına alınanların serbest bırakılmasını talep etti. Parti ilk açıklamasında şunları belirtti: “İfade özgürlüğüne ve protesto hakkına yönelik artan devlet baskısına, siyasi gözaltılara ve tutuklamalara ilkesel olarak karşı çıkmadan demokratik haklar savunulamaz.”
ESP, Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) içinde yer alıyor. Tutuklananlar arasında ESP Eş Genel Başkanı Murat Çepni de var. Çepni bir önceki dönem Halkların Demokratik Partisi’nden (HDP) milletvekilliydi. Ayrıca Etkin Haber Ajansı’ndan (ETHA) gazeteciler Nadiye Gürbüz, Pınar Gayıp ve Elif Bayburt ile DİSK’e bağlı liman işçileri sendikası Limter-İş Genel Başkanı İleri Devrim Yurtsever ile sendikanın liderlerinden Kanber Saygılı ve Hakkı Demiral tutuklandı.
Ezilenlerin Hukuk Bürosu Cengizhan Karaşın, “Operasyon genelde itirafçı beyanlarına dayanıyor. Üç-dört itirafçının beyanını birleştirerek 110 kişilik bir liste oluşturmuşlar,” dedi. Karaşın müvekkillerine yöneltilen suçlamalar arasında yasal eylemlere katılma ve parti üyelerinin birbirlerine borç para göndermesinin olduğunu, ayrıca bir evde bulunan Komünist Manifesto’nun da suç delili olarak dosyaya eklendiğini söyledi.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı yaptığı açıklamada, tamamı yasal parti, sendika ve basın kuruluşu mensubu olan kişilere yönelik operasyonun Türkiye’nin “terör örgütü” listesinde yer alan Marksist Leninist Komünist Parti’ye (MLKP) yönelik olduğunu iddia etti.
Operasyon, Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın 29 Ocak’ta Al Jazeera’ye verdiği röportajda MLKP’yi kastederek şunları söylemesinin ardından geldi: “İkinci olarak, dünya kamuoyunun pek bilmediği bir şey var: Sadece diğer ülkelerden gelen Kürt PKK unsurları değil, Suriye'de SDG'nin kontrolündeki bölgelerdeki Türk solcular da Türkiye'ye karşı faaliyet gösterebilecekleri bir sığınak ve yer buluyorlar. 300 kadar silahlı insan var orada.”
Bu açıklama öncesinde, Suriye’deki Ankara destekli Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) rejimi Kürt milliyetçisi Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) yönelik askeri saldırılarını tırmandırarak Halep’teki iki mahallenin ardından ülkenin kuzeydoğusunda SDG’nin kontrolündeki birçok yeri ele geçirdi. SDG’yi Suriye’deki rejim değişikliği savaşında başlıca vekil gücü haline getirmiş olan Washington’ın yeşil ışık yakmasıyla düzenlenen bu saldırı, ocak ayı sonunda SDG ile Şam’ın bir anlaşmaya varmasıyla sona erdi. Bu anlaşma “Rojava” denilen bölgedeki fiili özerkliği sonlandırırken SDG güçlerinin Suriye ordusuna katılmasını şart koşuyor.
Suriye’deki bu askeri hücum ve bir yılı aşkın süredir devam eden HTŞ-SDG müzakereleri, Ankara’nın hapisteki Kürdistan İşçi Partisi (PKK) lideri Abdullah Öcalan ile 2024’te başlayan ve DEM Parti’nin de dahil olduğu müzakerelerin bir parçasını oluşturuyordu. Geçtiğimiz yıl, SDG’nin kardeş örgütü PKK, Öcalan’ın çağrısı üzerine kendini feshettiğini duyurdu ve Türkiye’deki kuvvetlerini ülke dışına çıkardı. Ne var ki Ankara, sadece PKK’nin değil ama SDG’nin de kendini tasfiye etmesini ve Türkiye’deki milyonlarca Kürt arasında benzer taleplere yol açabileceğinden korktuğu Suriye’deki fiili Kürt özerkliğinin sona erdirilmesini talep ediyordu.
Hem Ankara-PKK müzakereleri hem de Suriye’de HTŞ rejiminin Kürtlere yönelik saldırısı ve SDG’nin tasfiyesinin dayatılması, DEM Parti içinde de tartışmalara yol açmıştı. ESP, DEM Parti üyeliğini sürdürmekle beraber, tüm müzakere sürecine eleştirel yaklaşıyordu.
Müzakere sürecine eleştirel yaklaşan SOL Parti de son dönemde artan bir devlet baskısı ve İslamcı saldırılarla karşılaştı. SOL Parti kısa süre önce “Şeriata, faşizme, karanlığa karşı laik, devrimci, demokratik cumhuriyet” sloganlı bir kampanya başlattı ve çeşitli illerde bu sloganın yazılı olduğu pankartlar astı. Buna karşı partinin İstanbul İl Binası’na ve Ankara’daki Keçiören İlçe Örgütü Binası’na İslamcılar tarafından “Yaşasın Şeriat” yazılarak saldırı düzenlendi.

SOL Parti, 31 Ocak’ta Ankara’da “Emperyalizme, Şeriata ve Faşizme Karşı, Laiklik ve Demokratik Türkiye için Bir Arada Mücadele” başlığıyla düzenlediği etkinlikte açıkladığı deklarasyonda şunları belirtmişti: “Bugün de siyasal İslamcı rejim Kürt sorununu bir demokratikleşme meselesi olarak değil, kendi iktidarını tahkim etmenin bir aparatı olarak ele almaktadır. ABD’nin bölge politikaları da cihatçı gericilik ve etnik-mezhepsel bölünmeler üzerine kurulu bir düzeni beslemektedir.”
SOL Parti, müzakereleri toptan reddetmemekle birlikte, Erdoğan rejiminin sonlandırılması çağrısı yapıyordu: “SOL Parti, bir arada yaşamı tahrip eden şiddet ortamının sona ermesini, silahların susmasını savunan bir mücadele geleneğinin parçasıdır. Kalıcı çözüm; tek adam rejiminden kurtulmuş, gerçek bir demokratik yeniden kuruluşla mümkündür.”
Hükümetin siyasi muhalefete artan baskısı, Türkiye ve Suriye’deki Türk, Arap ve Kürt burjuva milliyetçi önderlikleri arasındaki müzakerelerin “barış” veya “demokratikleşme” ile hiçbir ilişkisi bulunmadığını bir kez daha vurgulamaktadır. Bu, özünde, bu güçlerin ABD emperyalizminin “yeni Ortadoğu” planlarıyla uyumlu bir şekilde ama İsrail’e rakip bir ittifak kurmasını amaçlıyor. Bu, en net biçimde Erdoğan’ın “Türk, Kürt, Arap ittifakı” ilanında ifadesini bulmuştur.
Erdoğan hükümeti PKK ile müzakereleri en başından itibaren “iç cephenin tahkimi” bağlamına yerleştirdi. Müzakereler ve “iç cephe” perspektifi sadece DEM Parti değil, hükümetin artan baskısı altında bulunan Kemalist Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) tarafından da destekleniyor. İflas etmiş olan bu politikaya karşı çıkan Dünya Sosyalist Web Sitesi, şunları açıklamıştı:
Doğrusu “iç cephenin tahkimi”, işçi sınıfının, burjuvazinin sınıf çıkarlarına ve Ortadoğu’daki gerici emellerine tabi kılınmasını ifade etmektedir. Egemen sınıfın dışarıda savaş, içeride sınıf savaşı gündeminde, demokratik ve sosyal haklar da saldırı altındadır ve herhangi bir demokratikleşmeye ya da sosyal reforma yer yoktur.
Bu sürecin Erdoğan’ın ve Öcalan’ın ifade ettiği gibi Kürt ve Türk halklarına, Ortadoğu’ya ve hatta küresel topluma barış ve demokrasi getireceği iddiası bir aldatmacadan ibarettir.
İşçiler ve ezilen kitleler, barış ve demokrasi özlemlerini istismar ederek yürütülen bu emperyalizm yanlısı süreci enternasyonalist bir bakış açısıyla reddetmeli ve kendi devrimci çözümlerini öne sürmelidirler. Bu, Ortadoğu’daki işçileri, emperyalizme ve onun bölgesel vekillerine karşı işçi iktidarı için uluslararası düzeyde sınıf kardeşleriyle birleştirip harekete geçirmek demektir.
