Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümeti ile hapisteki Abdullah Öcalan’ın liderlik ettiği Kürdistan İşçi Partisi (PKK) arasındaki müzakerelerin bir parçası olarak Mecliste kurulan “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”,18 Şubat’ta yaptığı oylamayla bir “ortak rapor”u büyük bir çoğunlukla kabul etti.
Ağustos 2025’te kurulan komisyon, resmi amacını “terörün Türkiye’nin gündeminden tamamen çıkartılması, toplumsal bütünleşmenin güçlendirilmesi, millî birlik ve kardeşliğimizin pekiştirilmesi, özgürlük, demokrasi ve hukuk devleti alanlarında çalışmalar yapmak” olarak tanımlamıştı.
Raporda, komisyonun temel hedefleri “Terörsüz Türkiye”, demokrasinin güçlendirilmesi ve kalkınma ve ekonomik refah artışı olarak ifade ediliyor. Ne var ki, işçi sınıfının çıkarlarını ifade eden demokratikleşme ve sosyal refah hedefi ile bu komisyonu oluşturan kapitalist düzen partilerinin temsil ettiği egemen sınıfın çıkarları ve hedefleri arasında uzlaşmaz bir karşılık bulunmaktadır.
Dünya Sosyalist Web Sitesi başından itibaren gerek PKK ile müzakerelerin gerekse de komisyonun işlevinin demokratikleşme ve barış olmadığını, Türk ve Kürt egemen seçkinlerinin ABD emperyalizmi ile işbirliği içinde bölgesel çıkarlarını geliştirmek olduğunu açıklıyor.
Rapor da bunu şu şekilde ifade ediyor: “Değişen küresel ve bölgesel şartlar, iç cepheyi tahkim etmeyi bir tercih olmaktan çıkarıp gereklilik hâline getirmiştir. Çatışmaların yayıldığı, kimliklere dayalı fay hatlarının kışkırtıldığı ve vekâlet düzeneklerinin devletleri içeriden zayıflatmayı hedeflediği bir dönemde, iç huzur ve demokratik bütünleşme, dış politika kapasitesinin de ana dayanağıdır.”
Bu, Erdoğan’ın 2024 yılında müzakereler başlarken söylediği “Haritalar yeniden kanla çizilmek istenirken, İsrail’in Gazze’den Lübnan’a taşıdığı savaş sınırlarımıza yaklaşırken, iç cephemizi kuvvetlendirmeye çalışıyoruz. Türkiye ortak paydasında 85 milyon olarak bir araya gelelim istiyoruz,” sözlerinin bir tekrarıdır.
Mecliste bulunan neredeyse tüm partilerin milletvekillerinin oluşturduğu 51 üyeyle kurulan komisyonda Erdoğan’ın İslamcı Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), faşist müttefiki Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve Kürt milliyetçisi Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) milletvekillerinin aralarında olduğu 47 üye rapora “evet” oyu verdi. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) heyetinden 1 üye çekimser kalırken Emek Partisi (EMEP) ve Türkiye İşçi Partisi (TİP) milletvekilleri hayır oyu kullandı.
DEM Parti, sonradan yaptığı açıklamada, şerh koyarak destek verdiği rapora EMEP’in ve TİP’in imza atmamış olmasından duyduğu rahatsızlığı dile getirirken, EMEP Milletvekili İskender Bayhan kendilerinin “hayır” demesi ile DEM Parti’nin “şerhli evet” tutumunun müttefik olduğunu ilan etti. Bu, DEM Parti ile ittifak halinde meclise giren EMEP’in ne olursa olsun ondan ve kapitalist düzen siyasetinden kopmama çabasını ifade ediyor.
Meclisteki partilerin komisyona ve rapora verdiği bu geniş destek, Türk ve Kürt kapitalist siyaset kurumunun, Ortadoğu’da ABD emperyalizmi önderliğinde derinleşen savaş ortamında dışarıda birlikte pozisyon alma ve gerici çıkarlarını kovalama arayışının bir yansımasıdır. Bunun içerideki ifadesi, Erdoğan hükümetinin demokratik hakları giderek ortadan kaldırmasına ve işçi sınıfına yönelik sosyal saldırıyı tırmandırmasına açıktan ya da örtülü destek halini almaktadır.
ABD Ortadoğu’da tam tahakküm hedefiyle İran’a savaş açmaya hazırlanırken, bölgedeki başlıca müttefiki İsrail Ekim 2023’te Gazze soykırımını başlatmasından beri etkisini giderek artırıyor. Soykırıma lojistik destek sağlamakla beraber, Suriye’de ve daha geniş bölgede Tel Aviv ile artan bir rekabet içinde olan Ankara ise Öcalan’ın yardımıyla, PKK önderliğindeki Kürt hareketini 40 yıllık düşmandan bir müttefike çevirmeye ve elini güçlendirmeye çalışıyor. Erdoğan ve Öcalan, İsrail’in Filistin, Lübnan, Suriye ve Ortadoğu genelinde artan etkisine karşı ABD hedefleri ile uyumlu gerici bir “Türk, Kürt, Arap” ittifakını öne sürüyor.
Erdoğan’ın “dost”u Trump’ın desteğini alarak Türkiye, Suriye ve bölge genelinde ilerletmeye çalıştığı bu politika, emperyalizme ve Siyonizme karşı değildir, aksine onlarla stratejik ittifak halindedir. Söz konusu olan Türk ve Kürt işçilerini emperyalizme karşı seferber etmek değil, onları Türk ve Kürt burjuvazisinin emperyalizm ile uyumlu ittifakına tabi kılma çabasıdır.
Yaklaşık 1,5 yıldır devam eden müzakere sürecinde, AKP ile MHP’nin temsil ettiği güvenlikçi yaklaşım komisyon raporunda “Terörsüz Türkiye” sloganı altında ağırlığını koymuş durumda. Avrupa Birliği (AB) ve NATO yanlısı “muhalefet” partileri ise sahte bir demokratikleşme ve barış iddiasıyla müzakereleri ve komisyonu meşrulaştırıyorlar.
2024 yılındaki yerel seçimlerde birinci olan ve hükümetin yargı eliyle devre dışı bırakmaya çalıştığı CHP, diktatörlük inşasının ortasında, egemen sınıfın ortak çıkarları çerçevesinde müzakerelere ve komisyona tam destek veriyor.
CHP Grup Başkanvekili Murat Emir, komisyon raporuna “demokrasi şerhi”ni düştüklerini söyleyerek şunları belirtti: “İktidarın ideolojik diliyle yazılmak istenen komisyon raporuna, CHP’nin kararlı duruşu ile demokrasi şerhini düştük! Kayyum garabetinin bitmesi, AYM ve AİHM kararlarının eksiksiz uygulanması ve adil yargılanma esaslarının rapora girmesini sağladık. Raporun lafta ve rafta kalmaması için sonuna kadar takipçisiyiz!”
DEM Parti de benzer yanılsamaların Kürt halkı içinde yayılmasını sağlıyor. DEM Parti’nin rapora yönelik şerhi, gerçekte bu sürecin demokratikleşmeyle hiçbir ilgisi olmadığının da bir itirafıdır. Öyle ki rapor, sorunu daha “Kürt meselesi” olarak bile tanımlayamamakta ve “terör”e odaklanmaktadır.
Demokratikleşme iddiasıyla retorik olarak bile çelişen bir rapora destek veren DEM Parti, şerhini şöyle açıklıyor: “Terörsüz Türkiye süreci, terör örgütü, terör belası gibi kavramların kullanılmasını uygun bulmuyoruz…Kürt meselesi vardır ve bu bir terör sorunu olarak görülemez. Kök nedenleri itibariyle tek boyutlu bir sorun değildir; siyasal, sosyal, ekonomik, kültürel, tarihsel arka planı olan bir hak ve özgürlükler meselesidir. Bugün ısrarla ‘terör’ diye tariflenen süreç, inkara dayalı politikaların ortaya çıkardığı çatışmalı süreçtir. Bu yönüyle Kürt meselesi, bir sistem sorunu olduğu kadar, kimlik ve kültür sorunudur.”
PKK’nin bir parçası olduğu çatı örgütü Kürdistan Topluluklar Birliği’nin (KCK) rapora yönelik eleştirileri de Kürt hareketinin raporu savunmakta ne kadar zorlandığına işaret ediyor. “Öcalan’ın rolünü yerine getirmesi için özgür çalışır koşullara sahip olmasını” talep eden KCK, “Raporda Kürt sorununun adı konulmuyor. Bir sorunun adı konulmadan çözülmesi mümkün değildir,” diye ekliyor.
Sosyalist olduğunu iddia eden TİP ve EMEP, emperyalizm destekli müzakere sürecinin meşrulaştırılmasında özellikle kritik bir rol oynuyor. Onlar bu komisyonda yer alarak, Türkiye’de diktatörlük inşasının hız kazandığı ve sadece Erdoğan’ın değil CHP ile DEM Parti’nin de müttefik olduğu ABD emperyalizminin İran’a saldırmaya hazırlandığı bir dönemde, komisyondaki sağcı burjuva partilerin demokratikleşmeyi ve barışı sağlayabileceği yanılsamasını yaydılar. Şimdi rapora verdikleri “hayır” oyunun emperyalizm yanlısı kapitalist siyasetten ve devletten ilkeli bir kopuş ile hiçbir ilişkisi yoktur. Onlar, sürece desteklerini ifade ederek bu konuda güvence veriyorlar.
Bu partiler, “işçi sınıfı” retorikleri ne olursa olsun, hali vakti yerinde orta sınıfın siyasi sözcülüğünü yapıyorlar. Stalinizmin sınıf işbirlikçiliği geleneğini sürdürerek, ulusal burjuvazi içindeki sözde “ilerici” hiziplerle ittifak peşinde koşarak işçi sınıfının bağımsız devrimci siyasetinin gelişmesini engelliyorlar. CHP’ye ve DEM Parti’ye artan yönelimlerine, “anti-emperyalist” retoriğin büyük ölçüde bırakılıp kimlik siyasetinin benimsenmesi eşlik ediyor.
Sosyalist Eşitlik Partisi – Dördüncü Enternasyonal’in siyasi perspektifine ise, Stalinizm değil, 1917 Ekim Devrimi’nin teorik ve siyasi mirasını Stalinizme ve her türden anti-Marksist siyasi eğilime karşı bugüne kadar savunup geliştiren Troçkizm yol göstermektedir. Lev Troçki’nin Ekim Devrimi’ne yol gösteren Sürekli Devrim Teorisi’nde açıkladığı gibi, Ortadoğu ve dünyanın diğer yerlerindeki geç kapitalist gelişmeye sahip diğer burjuvaziler gibi, Türk ve Kürt burjuvazisi, emperyalizme karşı çıkmaktan ya da demokratik bir rejim kurmaktan yapısal olarak acizdir. Bu görevler, işçi sınıfına düşmektedir.
Kürt sorununun demokratik çözümü ve soykırımın ve savaşın sona erdirilmesi, uluslararası işçi sınıfının emperyalist güçlere ve onların burjuva vekillerine karşı iktidarı almak üzere savaş karşıtı, sosyalist bir program temelinde birleştirilip seferber edilmesinden geçmektedir. Bu, Ortadoğu Sosyalist Federasyonu uğruna mücadele demektir.
