Perspektif

İran’daki emperyalizm yanlısı Kürt milliyetçisi koalisyona sosyalist yanıt

İran Kürdistanı Siyasi Güçler Koalisyonu'nun kurulmasına ilişkin basın toplantısı, 22 Şubat 2026. [Photo: @PDKIenglish/X]

22 Şubat 2026’da yayınlanan ve Kürdistan Özgürlük Partisi (PAK), Kürdistan Özgür Yaşam Partisi (PJAK), İran Kürdistan Demokrat Partisi (PDKI), İran Kürdistanı Mücadele Örgütü (Sazman-ı Xebat) ve Komele Partisi tarafından imzalanan “İran Kürdistanı Siyasi Güçler Koalisyonu duyuru bildirisi” gerici bir siyasi belgedir.

Kullandığı demokratik retoriğine karşın bu belge, Kürt burjuva milliyetçisi örgütlerin Amerikan emperyalizmiyle uzun süredir devam eden ve felaketle sonuçlanan ittifakının bir başka örneğidir. Bu kez bu adım, ABD’nin İran’a yıkıcı bir askeri saldırı başlatmaya aktif olarak hazırlandığı ve bu saldırının daha geniş bir bölgesel ve hatta küresel çatışmaya dönüşebileceği koşullar altında atılmaktadır.

Ortadoğu’da dört ülkeye bölünmüş Kürt halkının ezilmesi ve on yıllardır temel demokratik haklarının çiğnenmesi, bölgedeki emperyalist egemenliğin ve saldırganlığın bir yan ürünüdür. Ortadoğu’daki feci durumun ana sorumlusu olan emperyalizme karşı çıkmak şöyle dursun ona yönelen Kürt milliyetçi perspektifi, siyasi olarak son derece dar görüşlüdür ve tamamen iflas etmiştir.

Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin Türkiye şubesi olan Sosyalist Eşitlik Partisi, ABD’nin ezilen bir ülke olan İran’a yönelik askeri saldırı hazırlıklarına kayıtsız şartsız karşı çıkmakta ve Ortadoğu ve dünya genelindeki tüm işçileri, bu emperyalist saldırganlığı durdurmak için sosyalist bir program temelinde harekete geçmeye çağırmaktadır.

İran’daki burjuva-dinî rejim, emperyalist saldırganlığa veya halkın sosyal ve demokratik özlemlerine ilerici bir yanıt vermekten doğası gereği acizdir. Bununla birlikte, İslam Cumhuriyeti ile hesaplaşma görevi, Persler, Kürtler, Azeriler ve diğer milliyetlerden oluşan İran işçi sınıfına düşmektedir. Bu ancak uluslararası sosyalist ve anti-emperyalist bir programın benimsenmesiyle mümkündür.

Washington, ABD destekli Şah rejimini deviren 1979 İran devrimini hiçbir zaman kabullenmemiştir. ABD, Ortadoğu’ya hâkim olmak ve Çin’i önemli bir ortağından mahrum bırakmak için, zengin doğal kaynaklara ve kritik jeostratejik konuma sahip İran üzerinde tam kontrol kurmayı gerekli görmektedir.

Bu ya Tahran’ın tamamen teslim olmasını ya da Libya ve Suriye’de olduğu gibi emperyalist güçlerin desteklediği ve yıkıcı sonuçlar doğuran bir rejim değişikliği savaşını gerektirecektir. ABD, Tahran’a karşı kapsamlı bir hava ve füze savaşı hazırlıkları yaparken, İran’daki Kürt milliyetçisi güçler bu açıklamayla Washington’ın kara kuvvetleri olarak hizmet etmeye hazır olduklarının sinyalini vermiştir. İşçiler bu gerici girişime, sosyalist enternasyonalizm temelinde, şiddetle karşı çıkmalıdır.

Bildirinin savaş tehdidi konusundaki kasıtlı sessizliği

Koalisyon, ABD’nin iki uçak gemisi saldırı grubunu —USS Abraham Lincoln ve USS Gerald R. Ford— Akdeniz’e ve Umman Denizi’ne konuşlandırdığı, Trump’ın İran’ın teslim olması için “en fazla 10 ila 15 günü” olduğunu kamuoyuna açıkladığı ve Atlantik Konseyi’nin üç aşamalı bir askeri saldırıyı (“Zorla”, “Zayıflat” ve “Uzaklaştır”) açıkça tartıştığı bir ortamda duyuruldu. “Uzaklaştır”, İran’ın siyasi ve askeri liderlerinin ortadan kaldırılmasını içermektedir.

ABD, Haziran 2025’teki harekât sırasında İran’ın Fordo, Natanz ve İsfahan’daki nükleer tesislerini bombalamıştı. Şimdi F-22, F-35 ve F-16 uçakları bölge genelinde topluca yeniden konumlandırılıyor. CNN, Beyaz Saray’a ordunun geçtiğimiz hafta sonuna kadar saldırıya hazır olabileceği bilgisinin verildiğini yazdı.

Bu koşullar altında, koalisyonun emperyalist saldırı tehdidi konusunda tamamen sessiz kalması bir ihmalin değil, siyasi bir tutumun ifadesidir. Bu, zımni bir onaydır. Bildiride, ABD’nin İran’a yönelik askeri saldırısına, deniz kuvvetlerinin takviye edilmesine, yıkıcı yaptırım rejimine karşı çıkan veya emperyalist saldırganlığa karşı İran halkının egemenliğini savunan tek bir kelime bile yer almamaktadır. Aksine koalisyon, tek düşman olarak İslam Cumhuriyeti’ni göstermekte ve Washington’un ülkeyi bombalamakla tehdit ettiği bu anda onun “devrilmesi” çağrısında bulunarak nesnel olarak kendisini ABD emperyalizminin kampına yerleştirmektedir. Rejim değişikliği çağrısı, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Atlantik Konseyi ve Trump yönetiminin dilini yansıtmaktadır. Kürt burjuva milliyetçi partileri, bir kez daha Amerikan askeri saldırganlığının siyasi bir aracı işlevi görmeye gönüllü olmaktadır.

İran’ın yıkımı ve bunun sonuçları

Koalisyonun programı daha kapsamlı bir emperyalist stratejiyle örtüşmektedir. Bu stratejinin mantıksal sonucu Kürdistan’ın “kurtuluşu” değil, İran’ın birleşik bir devlet olarak yıkılıp parçalanması, yani 90 milyon nüfuslu bir ulusun Balkanlaştırılmasıdır.

İran etnik açıdan çok çeşitlilik gösteren bir ülkedir. Nüfusun yaklaşık yüzde 61’ini Farslar oluşturmaktadır; geri kalanı Azeriler (en büyük azınlık, kuzeybatıda yoğunlaşmıştır), Kürtler (ağırlıklı olarak batıda), Araplar (çoğunlukla Huzistan’da), Beluçlar (güneydoğuda), Lurlar, Türkmenler ve diğer azınlıklardan meydana gelmektedir. Washington ve Tel Aviv’deki bazı stratejistler, bu etnik yapıyı uzun zamandır istismar edilebilecek bir “zayıf nokta” olarak tanımlamaktadır. Demokrasileri Savunma Vakfı (FDD), İran’ın birden çok etnik gruptan oluşan yapısını devleti parçalamak için kullanmayı açıkça öne sürmüştür. Geçen haziran ayında İsrail’in İran’a yönelik askeri saldırısı sırasında, The Jerusalem Post “İran’ın bölünmesi için Ortadoğu koalisyonu” çağrısında bulunmuş ve “ayrılmak isteyen Sünni, Kürt ve Beluç azınlık bölgelerine güvenlik garantisi” verilmesini önermiştir.

Peki, İran’ın yok edilmesinin gerçek sonucu ne olur? Bunun cevabını, son otuz yılda emperyalist parçalanmaya maruz kalan ülkelerin deneyimleri vermektedir: Yugoslavya, Irak, Libya, Suriye. İran’ın parçalanması, zayıf, etnik kökenlere dayalı küçük devletçiklerin ortaya çıkmasına yol açar: kuzeybatıda, Bakü ile Ankara arasında çekişmeye sahne olan bir Azeri oluşumu, batıda küçük bir Kürt devleti, İran’ın başlıca petrol rezervlerinin yer aldığı ve bu nedenle Washington ve Körfez monarşileri için stratejik öneme sahip Huzistan’da bir Arap oluşumu, güneydoğuda, Pakistan sınırı ile Hint Okyanusu’na açılan yollar üzerinde bir Beluci oluşumu ve çeşitli başka parçalar.

Bu devletlerin hiçbiri gerçek anlamda bağımsız olmayacaktır. Her biri, bir veya başka bir emperyalist ya da bölgesel gücün adı konmamış yarı sömürgesi olacaktır. Türkiye, İran’dan geriye kalan parça ve Arap egemenliğindeki topraklar gibi düşman komşularla çevrili, denize kıyısı olmayan bir Kürt devleti, hayatta kalmak için tamamen ABD veya İsrail’in himayesine bağımlı olacaktır — tıpkı Irak’taki Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin (KBY) olduğu gibi. Yozlaşmış burjuva-aşiret kliklerinin egemenliğindeki KBY, halk yoksulluk içinde boğulurken ABD politikasının bir aracı olarak hizmet etmektedir. Azeri oluşumu, Türkiye’nin bir uydusu olacak ya da Ankara, Moskova ve Batı’nın petrol çıkarları arasında uğruna rekabet edilen bir ganimet haline gelecektir. Dünyanın kanıtlanmış petrol rezervlerinin önemli bir bölümünün bulunduğu Huzistan’daki bir Arap oluşumu hızla Körfez monarşileri, ABD ve küresel enerji şirketlerinin çekişmesine sahne olan bir emperyalist yağma bölgesi haline gelecektir. Bir Beluci oluşumu, Hint Okyanusu, Hürmüz Boğazı ve Orta Asya’yı denize bağlayan kara yolları üzerinde büyük güçlerin mücadelesinde yeni bir cephe olacaktır.

Bu durumun insani sonuçları bir felaket olur. İran’daki etnik gruplar, birbirinden net bir şekilde ayrılmış farklı bölgesel alanlara yayılmış değildir. Tahran’da milyonlarca Azeri yaşamaktadır; Kürtler, Lurlar ve Farslar İran’ın batı kesimlerine dağılmış durumdadır; Araplar ve Farslar Huzistan’da bir arada yaşamaktadır. Etnik sınırlar çizilmeye çalışılması, Yugoslavya’daki felaketi bile gölgede bırakacak ölçekte kitlesel göç, etnik temizlik ve iç savaşa yol açabilir. Irak’ın 2003 sonrası yaşadıkları, yani emperyalistlerin merkezi devleti yıkmasıyla yüz binlerce kişinin öldüğü bir mezhep savaşının çıkması, çok daha büyük ve patlayıcı bir ölçekte tekrarlanacaktır.

Kürt milliyetçisi koalisyonun programının nesnel içeriği budur. Koalisyon, ABD’nin savaş hedefleriyle uyumlu olarak İslam Cumhuriyeti’nin devrilmesini talep ederek ve “İran Kürdistanı’ndaki Kürt ulusunun siyasi iradesine dayalı ulusal ve demokratik bir yapı” talep ederek, gerçekte emperyalizm ve onun bölgesel vekilleri tarafından İran’ın parçalanmasına demokratik bir örtü sağlamaktadır.

Emperyalizm çağında burjuva milliyetçiliğinin iflası

Koalisyon bildirisi, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin (DEUK) burjuva milliyetçiliğinin tarihsel iflasına ilişkin analizini teyit eden en son belge olmuştur. DEUK’un açıkladığı gibi, ulusal hareketlerin niteliği, Vladimir Lenin’in kendi kaderini tayin hakkını savunduğu dönemden bu yana köklü bir dönüşüm geçirmiştir. Yirminci yüzyılın başlarında, Asya, Afrika ve Ortadoğu’daki ulusal hareketler, her ne kadar kusurlu da olsa, emperyalist egemenliğe ve feodal geri kalmışlığın mirasına karşı yönelmişti. “Hindistan” ve “Çin”, geniş topraklarda farklı halkların ilerici temelde birleşmesine işaret eden ve ekonomik ve kültürel ilerleme olanaklarının önünü açan siyasi kavramlardı. Ulusal sorunda Marksist hareketin birincil önceliği her zaman işçi sınıfının uluslararası birliği ve sosyalizm mücadelesinin çıkarları oldu.

Sovyetler Birliği’nin dağıtılması ve sömürgecilik sonrası ulusal kalkınma projelerinin çöküşünden bu yana yaygınlaşan yeni milliyetçilik biçimi ise tamamen farklı bir nitelik taşımaktadır. DEUK’un 1994 tarihli Marksizm, Oportünizm ve Balkan Krizi başlıklı bildirisinde açıkladığı gibi: “Bu yeni etnosentrik hareketler mevcut devletlerin Balkanlaşmasını amaçlamaktadır. Bir iç pazar yaratmayı önermek yerine, emperyalizm ve küresel hareket kabiliyetine sahip sermaye ile daha doğrudan ekonomik bağlar kurmak istemektedirler. ‘Kendi kaderini tayin hakkı’, yerel burjuvazinin küçük kesimlerinin çıkarlarını ilerletmek için bir araç olarak kullanılmaktadır.”

DEUK, 1998 tarihli Küreselleşme ve Uluslararası İşçi Sınıfı başlıklı açıklamasında bu konuyu daha da netleştirdi:

Hindistan ve Çin’de ulusal hareket, farklı halkları emperyalizme karşı ortak bir mücadelede birleştirmek gibi ilerici bir görevi gündeme getiriyordu. Bu görevin, ulusal burjuvazinin önderliğinde gerçekleştirilemez olduğu ortaya çıktı. Bu yeni milliyetçilik biçimi ise yerel sömürücülerin çıkarları için mevcut devletleri bölmek amacıyla etnik, dilsel ve dini ayrımlara dayalı ayrılıkçılığı teşvik etmektedir. Bu tür hareketlerin emperyalizme karşı mücadeleyle hiçbir ilgisi yoktur ve hiçbir şekilde ezilen kitlelerin demokratik özlemlerini temsil etmemektedirler. Bunlar, işçi sınıfını bölmeye ve sınıf mücadelesini etnik-komünal savaşa doğru saptırmaya hizmet ederler.

İran ve Ortadoğu’daki Kürt burjuva milliyetçi hareketleri tam olarak bu ikinci kategoriye girmektedir. Onların yirminci ve yirmi birinci yüzyıldaki tarihleri bunun doğruluğunu kanıtlamaktadır. Kürt milliyetçi önderlikler, çeşitli dönemlerde CIA, İsrail, İran Şahı, Moskova’daki Stalinist bürokrasi ve birbirini izleyen ABD yönetimleriyle ittifak kurmaya çalıştılar. Irak’ta Talabani ve Barzani’nin partileri, İran-Irak savaşında karşı taraflara hizmet etmiş, 2003’teki ABD işgalinin araçları olarak işlev görmüş ve ardından ABD ve Türkiye’nin himayesine bağımlı yozlaşmış bir yarı devlet olan Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin başına geçmiştir. Suriye’de, Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) kardeş örgütü olan Suriye Demokratik Güçleri (SDG), ABD’nin vekil gücü olmuş, Rakka’nın yerle bir edilmesine katılmış ve stratejik hesaplar değişince Washington tarafından terk edilmiştir. Sonuçta, 2026’da ABD destekli Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) rejiminin saldırısıyla karşı karşıya kalmıştır. İran’daki yeni Kürt koalisyonunun bir üyesi olan PJAK ise, şu anda Türk devletiyle müzakere etmekte olan hapisteki Abdullah Öcalan liderliğindeki PKK ile aynı çatı örgütünün (KCK) parçasıdır. DEUK, ABD ve diğer emperyalist güçlerin himayesinde yürütülen bu müzakereleri, Türk ve Kürt burjuvazileri arasında yapılan, Ortadoğu’nun emekçi halklarına karşı bir “barış” süreci olarak nitelemiştir.

PDKI’nin Batılı parlamento güçleriyle sürdürdüğü diplomatik ilişkiler (Belçikalı partilerle yapılan toplantılar, Batı destekli seminerlere katılımı), koalisyonun sınıf yönelimini vurgulamaktadır. Bunlar Kürt veya İran işçi sınıfını harekete geçirmeyi amaçlayan faaliyetler değildir. Aksine, bu partiler otuz yılı aşkın bir süredir Ortadoğu’yu savaşlarla mahveden emperyalist güçlere seslenmektedirler.

Küresel sonuçlar: Emperyalist strateji olarak Balkanlaştırma

Kürt koalisyonunun ileri sürdüğü, etnik olarak tanımlanmış halkların, emperyalist güçlerin yardımıyla, mevcut çok etnik yapılı ülkelerde kendi devletlerini kurma hakkına sahip oldukları görüşünün, dünya çapında tarihsel sonuçları bulunmaktadır. Bu, soyut bir demokratik ilke değil, emperyalizmin cephaneliğindeki bir silah haline gelmiştir ve uygulamaya konması İran’ın çok ötesine uzanır. Bu, ABD önderliğindeki dünya emperyalizminin hedef tahtasındaki Çin ve Rusya’yı özellikle kapsamaktadır.

Çin, varlıkları tanınmış 56 farklı etnik gruba ev sahipliği yapmaktadır. Han çoğunluğu nüfusun yaklaşık yüzde 91’ini oluşturmaktadır ancak geri kalan azınlıklar (Uygurlar, Tibetliler, Moğollar, Hui, Zhuanglar ve onlarca başka azınlık) stratejik açıdan kritik öneme sahip geniş topraklarda yaşamaktadır. Yaklaşık 12 milyon Uygur’un yaşadığı Sincan tek başına Rusya, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Afganistan, Pakistan ve Hindistan ile sınır komşusudur. Jeostratejist Robert D. Kaplan’ın açıkça tartışmaya açtığı üzere, Sincan, Tibet ve İç Moğolistan’da etnik ayrılıkçılığın kışkırtılması, Çin’i istikrarsızlaştırıp parçalamaya yönelik ABD stratejisinin temel taşıdır. Uygur ayrılıkçılar Suriye ve Irak’ta eğitim almıştır. Kürt koalisyonunun programının mantığı —emperyalist güçler tarafından desteklenen kendi kaderini tayin hakkı— Çin’e uygulandığında, 1,4 milyarlık bir ulusun parçalanması, Orta Asya’nın kalıcı bir savaş bölgesine dönüşmesi ve ABD ile Çin arasında nükleer bir çatışma felaketiyle sonuçlanacak bir tırmanış anlamına gelecektir.

Rusya ise, on bir zaman dilimini kapsayan bir alanda 185’ten fazla etnik grubu barındırmaktadır. Kuzey Kafkasya (Çeçenler, Dağıstanlılar, İnguşlar), Volga bölgesi (Tatarlar, Başkurtlar) ve Sibirya, hepsi farklı etnik gruplara ev sahipliği yapmaktadır. ABD’li stratejistler, uzun zamandır Rusya’nın etnik ve bölgesel sınırlar boyunca parçalanması üzerine düşünmektedir. Amerikalı jeostratejist Zbigniew Brzezinski’nin Büyük Satranç Tahtası adlı kitabında, “Avrasya Balkanları” ABD’nin küresel hegemonyası için belirleyici bir arena olarak ele alınmıştır. Çeçenistan’daki savaşlar, Gürcistan ve Ukrayna’daki “renkli devrimler” ve NATO’nun Ukrayna’da devam eden vekalet savaşı, nihai olarak Rusya’yı emperyalist yağmaya açık bir dizi yarı sömürgeye dönüştürmeyi amaçlayan bir stratejinin unsurlarıdır.

DEUK, Kürtler de dahil olmak üzere ezilen halkların demokratik haklarını her zaman savunmuş ve İslam Cumhuriyeti, Türk devleti veya başka herhangi bir hükümet tarafından uygulanan askeri baskıya karşı çıkmıştır. Ancak DEUK, yirminci ve yirmi birinci yüzyılların tüm tarihsel deneyimine dayanarak, emperyalist güçlerle ittifak halindeki burjuva milliyetçi hareketlerin “kendi kaderini tayin” çağrısının demokratik bir talep değil, mevcut devletlerin parçalanması, halklarına boyun eğdirilmesi ve emperyalist jeopolitik çıkarların ilerletilmesi için gerici bir araç olduğunu ısrarla vurgulamaktadır.

Burjuva milliyetçiliğine karşı çıkın, sosyalist enternasyonalizm için mücadele edin

Koalisyonun bildirisi, “halk”, “ulus” ve “siyasi güçler”den farklılaşmamış kategoriler olarak bahsetmektedir. İşçi sınıfından, sınıf sömürüsünden, kapitalizmden, emperyalizmden, toprak reformundan, ulusallaştırmadan, işçi iktidarından veya sosyalizmden hiç söz edilmemektedir. Program, mevcut kapitalist düzen çerçevesinde burjuva demokrasisini savunmaktadır: “serbest seçimler”, “demokratik yönetim”, “laik siyasi sistem”. Bu ifadeler, siyasi iktidarda kendi payını müzakere etmek isteyen —ya da bunu başaramazsa, emperyalistlerin himayesi altında kendi kapitalist devletini kurmak isteyen— Kürt burjuva ve küçük burjuva katmanların çıkarlarına uygundur.

Koalisyon, PDKI (Sosyalist Enternasyonal üyesi sosyal demokrat) ile PJAK (kendisini “demokratik sosyalist” ilan eden PKK’yle müttefik) ve daha muhafazakâr milliyetçi oluşumlar arasında geniş bir ideolojik yelpazeyi kapsayan partileri bir araya getirmektedir. Bu partiler, herhangi bir sınıf içeriğinden yoksun, en düşük ortak payda programında birleşmişlerdir. Bu blok, işçi sınıfının çıkarlarını burjuva milliyetçiliğine ve dolayısıyla emperyalizme tabi kılmayı amaçlamaktadır.

Kürt halkının İslam Cumhuriyeti’nin baskısına, Türkiye’nin askeri saldırganlığına, yeni Suriye rejimine ve emperyalist savaşa karşı gerçekten savunulması, burjuva milliyetçi koalisyonun doğası gereği sağlamaktan aciz olduğu bir siyasi perspektif gerektirmektedir. Bu, uluslararası sosyalist bir program temelinde, Kürt, Fars, Türk, Azeri, Arap, Beluç ve Yahudi, tüm milliyetlerden işçi sınıfının bağımsız seferberliği demektir. Böyle bir program, ancak 1917 Ekim Devrimi’nin eş lideri, Stalinizmin uzlaşmaz muhalifi ve 1938’de Dördüncü Enternasyonal’in kurucusu olan Lev Troçki’nin geliştirdiği sürekli devrim teorisi temelinde öne sürülebilir. Bu teori, demokratik ve anti-emperyalist görevlerin, ezilen kitlelerin önderi olarak işçi sınıfının iktidarı ele geçirmesini ve sosyalist devrimi uluslararası ölçekte yaymasını gerektirdiğini açıklamaktadır.

İran, Irak, Türkiye ve Suriye’yi kapsayan Kürt sorunu, mevcut kapitalist ulus devletler çerçevesinde çözülemez, hele ki bu sınırları çizen emperyalist güçlerle ittifak kurarak çözülmesi daha da imkânsızdır. Çözüm, kaçınılmaz olarak Ortadoğu’nun kontrolü için büyük güçler arasındaki mücadelede piyon haline gelecek yeni, zayıf, bağımlı kapitalist küçük devletlerin yaratılmasında değil, işçi sınıfının tüm ulusal ve etnik ayrımların ötesinde devrimci birliğini sağlayıp Ortadoğu Sosyalist Federasyonu uğruna mücadele etmesindedir.

Bu, her şeyden önce, İran, Türkiye ve tüm bölgede Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin şubelerinin inşasını gerektirmektedir. Kürt halkının ve Ortadoğu’nun tüm ezilen halklarının demokratik ve sosyal özlemleri ancak İslam Cumhuriyeti, Kürt burjuva önderlikleri, Türk devleti, Körfez monarşileri, Siyonist İsrail devleti ve onların arkasındaki tüm emperyalist güçlerin üzerinde yükseldiği kapitalizmin yıkılması ile gerçekleşebilir. Bu mücadelenin başarısı, Ortadoğu’daki işçilerin ABD, Avrupa ve dünyanın geri kalanındaki işçilerle devrimci sınıf birliğini kurmasına bağlıdır.

İran’da kurulan Kürt milliyetçisi koalisyon ve yaptığı açıklama, bu mücadeleyi ilerletmek şöyle dursun, onun karşısında durmaktadır. Amerikan emperyalizminin İran’ı yıkıma uğratmaya hazırlandığı bir anda yapılan bu açıklama, Kürt hareketlerini savaş çığırtkanlığıyla aynı çizgiye getirmekte ve Kürt halkının demokratik haklarını emperyalist saldırganlığın gerekçesi yapmaktadır. Bu, DEUK’un on yıllardır tespit ettiği ve karşı çıktığı siyasi iflasın bir başka ifadesidir: Burjuva milliyetçiliği, tarihsel olarak sınırlı ama bir zamanlar kısmen ilerici bir güçten, emperyalist gericiliğin açık bir aracına dönüşmüştür. İşçi sınıfı gerekli sonuçları çıkarmalı ve dünya sosyalist devrimi programına yönelmelidir.

Loading