ABD ve İsrail’in cumartesi günü İran’a karşı başlattığı yasa dışı emperyalist saldırı, NATO üyesi Türkiye’nin siyaset kurumunun ve egemen sınıfının işbirlikçi konumunu açığa vuruyor.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan cumartesi akşamı yaptığı ilk açıklamada Amerika-İsrail saldırılarından “derin üzüntü ve endişe” duyduklarını söyledi. Bu açık emperyalist-Siyonist saldırganlığı kınayamayan Erdoğan, “İran’ın egemenliğini açıkça ihlal etme yanında dost ve kardeş İran halkının huzuruna kasteden sabahki saldırıları esefle karşılıyoruz,” dedikten hemen sonra İran’ın meşru müdafaa hakkını reddederek ekledi: “Aynı şekilde, her ne sebeple olursa olsun Körfez’deki kardeş ülkelerimize yönelik İran'ın füze ve dron saldırılarını da kabul edilemez buluyoruz.”
Eleştiri oklarını sadece İsrail’e ve Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya yönelten Erdoğan, ABD Başkanı “dostu” Trump’tan “sayın” diye söz etmeyi sürdürdü. Oysa faşist ABD başkanı, bu süreçte 2003’ten beri Ortadoğu’ya en büyük askeri yığınağı yaparak İran’daki saldırının emrini veren kişidir.
Trump, İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney’in yanı sıra egemen bir ülkenin çok sayıda siyasi ve askeri liderinin ve sayısız sivilin soğukkanlılıkla katledilmesi emrini vermiştir. Bu, İran’da bir kukla rejim kurarak 90 milyon nüfuslu bu ülkeyi ve kaynaklarını tam emperyalist hakimiyet altına sokmak için Ortadoğu’yu ateşe vermekten çekinmeyen bir emperyalist yönetimin başkanıdır.
Joseph Biden’ın başkanlığı döneminde başlayan İsrail’in Gazze’deki soykırımı, Trump’ın onayı ve desteğiyle sürmektedir.
Erdoğan konuşmasının devamında “Sağduyu ve aklıselim hâkim olmaz, diplomasiye alan açılmazsa bölgemiz bir ateş çemberine sürüklenme riskiyle karşı karşıyadır. Buna izin verilmemelidir,” dedi ve ardından ABD-İsrail saldırganlığına doğrudan yardım ve yataklı eden “başta İslam dünyası olmak üzere tüm aktörlerin acilen harekete geçmesi”ni talep ederek ateşkes ve müzakere çağrısı yaptı. Geçtiğimiz haziran ayındaki saldırı savaşı öncesinde olduğu gibi bu kez de sözde müzakereler sadece ABD ve İsrail’in askeri hazırlıklarına örtü sağlamaya hizmet etmiştir.
Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin Türkiye şubesi olan Sosyalist Eşitlik Partisi’nin savaşa yönelik tavrı ile Erdoğan hükümetinin nesnel olarak emperyalizme hizmet eden tutumu arasında aşılmaz bir siyasi ve sınıfsal uçurum bulunmaktadır.
Sosyalist Eşitlik Partisi ve Dünya Sosyalist Web Sitesi, haftalardır hazırlanmakta olan emperyalist saldırıya ve kukla “veliaht prens” Rıza Pehlevi önderliğinde planlanan rejim değişikliği operasyonuna karşı uyarılarda bulundu ve uluslararası işçi sınıfını ezilen bir ülke olan İran’ı savunmak üzere harekete geçmeye çağırdı.
Sosyalist Eşitlik Partisi, ABD-İsrail’in İran saldırısını kesin bir dille kınıyor. Aynı zamanda İran rejiminin ya da başka bir burjuva ulusal önderliğin doğaları gereği emperyalist saldırganlığa tutarlı bir şekilde karşı çıkamayacağının altını çiziyoruz. Bu, İran, Ortadoğu ve dünya genelinde işçi sınıfını kapitalist sisteme karşı seferber etmeyi gerektirir. Emperyalizmle müzakere edilemez; onun sosyalist devrim yoluyla yok edilmesi şarttır.
Türkiye’nin komşusu ve bölgesel rakibi İran’la güçlü tarihsel, kültürel, ekonomik ve siyasi bağları bulunuyor. Türkiye İran’dan petrol ithal etmemekle birlikte, 2025’teki resmi bir açıklamaya göre petrol tedarikinin yaklaşık yüzde 20’si Basra Körfezi’nden çıkıp Hürmüz Boğazı üzerinden geliyordu. Aralık ayında İran, Türkiye’nin doğal gaz ihtiyacının yüzde 7,5’ini karşıladı. İran’daki savaşın Türkiye’ye yeni bir sığınmacı akışı başlatmasından kaygı duyulurken hem Ankara hem de Tahran demokratik bir temelde çözmekten aciz oldukları Kürt sorununun savaşla beraber bir bölünmeyle sonuçlanabileceğinden korkuyor.
İran’a karşı savaş Türkiye’de patlamaya doğru gitmekte olan sınıfsal kutuplaşmayı daha da derinleştirecektir. Yüksek hayat pahalılığı ve şiddetle bir kemer sıkma programıyla karşı karşıya olan işçi sınıfı içinde hoşnutsuzluk giderek büyüyor. Son günlerde madenciler arasında gelişen fiili grev hareketine 6 binden fazla işçi katıldı. Emperyalist savaşa karşı işyerlerinde ve mahallerde taban komiteleri inşa ederek sosyalist bir program temelinde seferber edilmesi gereken toplumsal güç budur.
Erdoğan hükümeti, Türkiye’yi de içine çekmekte olan savaş girdabına ve toplumsal devrim hayaletine, emperyalizmle olan bağlarını daha da geliştirip otoriter bir rejim inşa ederek yanıt veriyor.
Erdoğan’ın kaygıları ve eleştirileri ne olursa olsun, Türkiye ABD’nin “yeni Ortadoğu” planlarıyla genel olarak uyumlu hareket etmektedir. 2003’te savaş tezkeresinin mecliste reddedilmesine rağmen Ankara ABD’nin Irak işgalini desteklemiş, 2011’de Suriye’de başta ifade ettiği “itidal” çağrılarını terk edip rejim değişikliği savaşının kararlı bir destekçi olmuş ve Libya’nın bombalanmasına arka çıkmıştır.
Ankara, Ekim 2023’te Gazze’de başlayan soykırımı retorik olarak eleştirmeyi hiç bırakmamış ama İsrail’in kritik bir petrol tedarikçisi olan Azerbaycan’ın Türkiye üzerinden petrol tedariki yapmayı sürdürmesine izin vermiştir ve halen vermektedir.
Erdoğan’ın özellikle Netanyahu’yu hedef alan eleştirileri, bir ölçüde, halkın ezici çoğunluğunun Siyonist İsrail devletine muhalefetinin kendisini hedef almasını engelleme çabasını yansıtmaktadır. Pew Resarch Center’ın 2025’teki bir anketine göre Türkiye’de nüfusun yüzde 93’ü İsrail’e olumsuz bakıyor.
Bununla birlikte Ankara, aynı zamanda bölgesel rakibi olan İsrail’in Filistin’den sonra Lübnan’da ve Suriye’de artan etkisinden rahatsızlık duymakta ve İran’da ABD-İsrail destekli bir rejim değişikliği savaşının Türk egemen seçkinleri için yıkıcı sonuçlar doğurabileceğinden korkmaktadır.
Bu kaygıların başında, İran’daki Kürt milliyetçisi hareketlerin ortaya çıkacak bir iktidar boşluğu durumunda İran Kürdistanı’nda ABD ve İsrail’in desteğiyle bağımsızlık yolunda ilerleme olasılığı gelmektedir. Millî Savunma Bakanlığı tarafından yalanlansa da İran’da rejimin çökmesi halinde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin “sığınmacı akışını önleme” gerekçesiyle İran’a girip bir tampon bölge oluşturmasının resmen tartışıldığına dair iddialar, bu bağlamda daha da anlam kazanmaktadır.
Sosyalist Eşitlik Partisi, Türkiye’nin ve diğer bölge güçlerinin Kürt halkına yönelik baskısına koşulsuz karşı çıkmakta ve ezilen halkların temel demokratik haklarının derhal tanınması için her milliyetten işçi sınıfını birleştirip harekete geçirmek için mücadele etmektedir. Bununla birlikte, İran Kürdistanı’nda 22 Şubat’ta kurulan koalisyon gibi milliyetçi hareketler, Kürt halkı dahil bölge halkaları için felaketten başka bir şey getirmeyen emperyalizme karşı çıkmak şöyle dursun nesnel olarak onunla aynı kampa yer almaktadır. ABD-İsrail’in İran’a yönelik saldırısı, Sosyalist Eşitlik Partisi’nin bu koalisyona ve emperyalizm yanlısı perspektifine karşı enternasyonalist-sosyalist muhalefetinin doğruluğunu hızla göstermiştir.
Erdoğan hükümeti, ABD ve İsrail’in İran’a karşı savaş hazırlıklarına sözlü eleştiriler getirmekle birlikte, Türkiye’deki askeri ve istihbarat olanaklarının bu hazırlıklarda kullanılmasına hiçbir şekilde müdahale etmemiştir. Bloomberg, İran’a yönelik saldırıdan birkaç gün önce, Konya’daki NATO üssünden kalkan AWACS gözetleme uçaklarının rotalarını Rusya’dan İran’a çevirdiklerini bildirdi. Ülkenin güneyinde bulunan İncirlik’teki Hava Üssü, on yıllardır ABD’nin Ortadoğu’daki operasyon merkezlerinden biri olmuştur. Doğudaki Kürecik Üssü ise ABD üzerinden İsrail’e istihbarat sağlamaktadır.
Bu durum, Türkiye’deki üslerin de İran rejiminin misillemesinin hedefi olabileceğine işaret etmektedir. İran yönetiminden bir yetkili ABD-İsrail’in saldırısının ardından El Cezire’ye “Ortadoğu'daki tüm Amerikan ve İsrail varlıkları ve çıkarları meşru hedef haline gelmiştir” ve “bu saldırıdan sonra kırmızı çizgi kalmamıştır,” diye ilan etti.
Erdoğan hükümeti, Türkiye’nin İsrail ile doğrudan ya da dolaylı bağlarını kesmesi çağrılarını reddettiği gibi ülkenin NATO’dan çıkması ve askeri üsleri kapatması yönündeki geniş destek gören talepleri de reddetmektedir. Bunun yerine, NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip olmakla övünen ve 25’ten fazla ABD ve NATO üssünün bulunduğu Türkiye, Temmuz’da Ankara’da düzenlenecek NATO zirvesine ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor.
Bu savaş karşısında “tarafsızlık” ya da “üçüncü yol” çağrısı yapan tüm siyasi eğilimler, nesnel olarak emperyalist-Siyonist saldırganlığın kampındadır. Filistin’den Lübnan’a Suriye’den Yemen’e ve Irak’tan İran’a kadar tüm Ortadoğu'yu yeniden sömürgeleştirmeyi amaçlayan bu savaş, dünyanın emperyalist yeniden paylaşımının da bir parçasıdır.
Türkiye’deki ana burjuva muhalefet partileri, Erdoğan hükümetinin çizgisine oldukça yakın bir “tarafsızlık” tutumu alarak ABD-NATO emperyalizmine tutarlı bir şekilde karşı çıkmaktan aciz olduklarını bir kez daha kanıtladılar.
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) lideri Özgür Özel, pazar günü X’te yaptığı açıklamada “Komşumuz İran’a uluslararası hukuku hiçe sayarak yapılan saldırılara karşı çıkıyoruz,” dedikten sonra savaşın taraflarını eşitleyen bir tutum alarak şunları ekledi: “Cumhuriyet Halk Partisi olarak taraflara itidal ve sağduyu çağrısında bulunuyor, bölge ülkelerini ve uluslararası kamuoyunu, uluslararası hukuku hiçe sayan tüm müdahalelerin karşısında durmaya çağırıyoruz.”
Özel de Erdoğan gibi İran’a karşı savaşın tırmanmasının Türk burjuvazisinin çıkarları açısında doğurabileceği tehlikelerden duyduğu endişe nedeniyle şunları belirtti: “Bölgeye yayılacak bir savaş, geri dönülmez yıkımlara yol açacaktır. Bu bağlamda tarafları bir an önce saldırıları durdurmaya ve müzakere masasına dönmeye davet ediyoruz.”
CHP’nin emperyalizme muhalefetinin tutarsızlığı, bizzat kendi yönelişiyle teşhir olmaktadır. Daha geçtiğimiz eylül ayında CHP Milletvekili Utku Çakırözer’in NATO Parlamenterler Asamblesi’ne sunduğu rapor, gerçeği tersyüz eden emperyalist anlatıyı tekrarlayarak, İran’ı bölgesel istikrarsızlığın kaynağı ilan ediyor ve ABD’nin İran, Rusya ve Çin karşıtı politikasını güçlendirme yönünde önerilerde bulunup NATO’nun Ortadoğu ülkelerine doğru genişlemesini savunuyordu.
Erdoğan hükümeti ile müzakere sürecindeki Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) de benzer bir iflas etmiş “üçüncü yol” tavrı almış durumda. DEM Parti Eş Başkanı Tuncer Bakırhan, ABD ile İsrail’in İran’a savaş açmasının ardından “Biz DEM Parti olarak ne bu hegemonik emperyal saldırıları destekliyoruz ne de o ceberut tekçi sistemi … destekliyoruz,” dedi ve ekledi: “Demokrasi yoksa dışarıdan müdahale var. Demokrasi yoksa dışarıdan mühendislik çalışmalarıyla o ülkelerin yeraltı ve yerüstü kaynaklarının aşırılıp başka yerlere kaçırılma durumu söz konusu olur. Demokrasi her şeyin ilacıdır.”
ABD’nin ve İsrail’in İran’a saldırısını kınamak şöyle dursun onun bahanelerine meşruiyet kazandıran bu tür açıklamalar net bir şekilde reddedilmelidir. ABD emperyalizminin tüm dünyaya egemen olma dürtüsü, Amerikan ve dünya kapitalizminin çözümsüz çelişkilerinden ve derin krizinden kaynaklanmaktadır.
Çözüm, DEM Parti’nin ya da Türk siyaset kurumunun savunduğu gibi emperyalizm yanlısı bir “demokratikleşme” değil, uluslararası işçi sınıfının devrimci bir seferberlik yoluyla emperyalist ulus devlet sistemini ortadan kaldırmasıdır. Ancak işçi sınıfının iktidarı alması ve kapitalist kâr sistemine son vermesiyle toplumun ihtiyaçlarına dayanan gerçekten barışçıl ve demokratik bir dünya düzeni kurulabilecektir.
