16 Mart Pazartesi günü Küba genelinde yaşanan elektrik kesintisiyle eşzamanlı olarak, ABD Başkanı Donald Trump gazetecilere böbürlenerek şunları söyledi: “Küba’yı ele geçirme onuruna sahip olacağıma inanıyorum. Bu büyük bir onur.”
Trump, “Küba’yı özgürleştirsem de ona el koysam da, onunla istediğim her şeyi yapabileceğimi düşünüyorum,” diye konuştu. Bu sözlerdeki gangster havası, “büyük sopa” diplomasisinin mimarı Theodore Roosevelt’i bile utandıracak cinstendir.
Bu küstah açıklamalar, Trump’ın 29 Ocak’ta Küba’yı “ulusal tehdit” ilan etmesinin ve ada ülkesine karşı topyekûn bir enerji ambargosu uygulamasının ardından Havana’nın verdiği bir dizi önemli tavizin ardından geldi.
Birkaç hafta içinde Küba hükümeti şunları duyurdu: Özel işletmeleri genişleten ve kamu-özel ortaklıklarına izin veren geniş kapsamlı ekonomik “reformlar” yapılması; Küba kökenli Amerikalı teröristlerin silahlı saldırısını araştırmaya yardımcı olmaları için FBI “uzmanlarının” adaya davet edilmesi; ABD şirketlerine ve Miami’de sürgünde bulunan “gusano” denilen kapitalistlere açıkça kur yapılması ve yakıt ablukası ile “güvenlik işbirliği” konusunda Trump yönetimiyle görüşmelerin sürdüğünün teyit edilmesi.
Küba Devlet Başkanı Miguel Díaz-Canel çarşamba günü Trump’ın “neredeyse her gün” savurduğu tehditleri kınadı ve “ödünsüz bir direniş” sözü verdi; ancak yönetiminin eylemleri teslimiyet sinyalleri veriyor. Başbakan Yardımcısı Oscar Pérez-Oliva, NBC News’e yaptığı açıklamada, “Küba’nın ABD şirketleriyle ve ayrıca Amerika Birleşik Devletleri’nde ikamet eden Kübalılar ve onların soyundan gelenlerle akıcı bir ticari ilişki kurmaya açık olduğunu” söyledi.
Bu, Fidel Castro’nun sürgündeki sermayeye yönelik uzun süredir devam eden yasağının iptali demektir; bu yasak, tam da işgal, terörist bombalamalar ve suikast girişimleri yoluyla Küba’nın yarı sömürge dönemini yeniden tesis etmeye çalışan kesimlere karşı bir savunma olarak gerekçelendirilmişti.
Ancak bu durum, Beyaz Saray’ın rejim değişikliği taleplerini yatıştırmakta hiçbir işe yaramadı. Salı günü Oval Ofis’te Trump’ın yanında oturan Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Havana’nın iş dünyası yanlısı önlemlerini yetersiz bularak reddetti: “Durumu düzeltemezler. Bu yüzden çarpıcı bir şekilde değişmek zorundalar. Dün açıkladıkları şeyler yeterince büyük boyutlarda değil. Durumu düzeltmeyecek.”
USA Today, Trump’ın ekibinin Díaz-Canel için bir “çıkış yolu” üzerinde tartıştığını bildirdi. Bu çıkış yolunun, Castro ailesinin adada kalmaya devam etmesi ve “limanlar, enerji ve turizm” üzerine anlaşmaları içerdiği belirtiliyor. Bu, başka bir ifadeyle, müzakere edilmiş bir yeniden sömürgeleştirme paketidir.
ABD’nin Küba kuşatması, Trump’ın Monroe Doktrini’ne yaptığı ekleme kapsamında yürütülen daha geniş kapsamlı bir emperyalist saldırının parçasıdır. Buna göre Washington, yarımküredeki her ülkenin kaderini doğrudan dikte etme ve tüm kaynaklarına el koyma hakkına sahip olduğunu iddia etmektedir.
Amerikan halkına nasıl sunulduğuna dair tartışmaların ötesinde, Küba’ya karşı soykırım niteliğindeki rejim değişikliği operasyonu her iki parti ve ana akım medya tarafından destekleniyor. Partinin “ilerici” kanadından sayılan Demokrat Kongre Üyesi Ro Khanna, yapılanları onaylayarak X üzerinden şunları yazdı: “Bir anlaşma, Amerikalı ve Kübalı girişimcilerin Küba’ya yatırım yapmasına ve Küba’nın ekonomik olarak toparlanıp modernleşmesine yardımcı olacaktır.”
Bu ayın başlarında Miami’de düzenlenen Amerika Kalkanı (Shield of the Americas) zirvesinde Trump; Arjantin, Ekvador, Paraguay, Şili ve yarımkürenin diğer yerlerinden aşırı sağcı rejimleri ve müttefiklerini ortak bir program etrafında bir araya getirdi. Bu programın içeriği; askerileşme, kitlesel baskı ve yaşam standartları ile sosyal programlara yönelik büyük bir saldırıdır.
Trump, faşizan bölgesel liderlerin alkışları eşliğinde, “Küba son anlarını yaşıyor,” dedi.
Amerika Birleşik Devletleri, “narko-teröristlerle” savaştığını iddia ederek “Tam İmha Operasyonu” kapsamında Ekvador’a asker konuşlandırıyor, FBI ofisleri ve askeri ofisler açıyor. Bu ortak saldırı sırasında köylülerin evleri yakıldı, kırsal alanlar bombalandı ve işçilere işkence edildi; ayrıca Kolombiya, Ekvador’dan düzenlenen bir hava saldırısında kendi topraklarında 27 kişinin öldürüldüğünü açıkladı. Bu arada Ekvador mahkemeleri, ana burjuva muhalefet partisi olan Rafael Correa’nın Vatandaş Devrim partisinin faaliyetlerini askıya aldı.
Pentagon’un Güney Komutanlığı, bölge genelinde üs haklarını agresif bir şekilde güvence altına alıyor; Karayipler ve Pasifik’teki deniz operasyonlarını genişletiyor. Buna, hiçbir kanıt olmaksızın uyuşturucu kaçakçılığıyla suçlanan en az 157 balıkçının öldürüldüğü ve halen devam eden bir bombardıman harekâtı da dahildir.
Trump ayrıca Panama Kanalı ve Grönland’ın askeri olarak ele geçirilmesine yönelik tehditler savururken, sık sık Meksika’nın istila edilmesi ve bombalanması çağrısında bulunuyor.
Venezuela’ya fethedilmiş bir bölge muamelesi yapan Trump, geçtiğimiz günlerde sosyal medyada Venezuela’nın ABD’nin 51. eyaleti olabileceğini öne sürdü; Kanada hakkında da benzer açıklamalar yapmıştı. Karakas’taki bombardıman harekâtı sırasında Devlet Başkanı Nicolás Maduro ve eşinin kaçırılması, Venezuela’yı CIA’ye ve petrol ile maden zenginliğinin şirketler eliyle yağmalanmasına açmış durumda.
Trump’ın Hazine Bakanı, Arjantin’i bölgedeki ABD stratejisinin “merkezinde” yer alan ülke ilan etti. Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei, Çin’in balıkçılık faaliyetlerine karşı koyma bahanesiyle Güney Atlantik’in kontrolünü Pentagon’a devretti, 100 yılı aşkın süredir işçilerin elde ettiği kazanımları ortadan kaldırmayı amaçlayan bir işgücü “reformunu” zorla kabul ettirdi ve ABD destekli son askeri diktatörlüğün suçlarını savundu.
Arjantin, Honduras ve Kosta Rika’daki aşırı sağcı adaylara verilen benzer desteklerin ardından Trump, Şili’de José Antonio Kast’ın seçilmesini destekledi. Augusto Pinochet diktatörlüğünün açık bir hayranı olan Kast, Milei’nin politikalarını model alan bir ekonomik şok terapisi programı başlatmış durumda.
Bu sadece jeopolitik değildir; bu bir sınıf savaşıdır. Amaç, 20. yüzyıl boyunca Amerika kıtasındaki işçiler tarafından kazanılmış sosyal ve demokratik hakları silmek, geçen yüzyılda askeri diktatörlüklerin giriştiği toplumsal karşıdevrimi tamamlamaktır. Bu durum, Trump’ın kendi ülkesinde faşist bir rejim inşa etme çabalarından ayrılamaz.
Küba’nın topluca cezalandırılması
Adaya füze atılmamış olsa da Küba’nın ekonomik olarak boğulması ancak savaşla kıyaslanabilecek bir yıkım yaratıyor. 2026’nın başlarında Maduro’nun devrilmesinin ardından ABD, Venezuela petrol sevkiyatını kesti; Meksika’yı ve diğer tedarikçileri Küba’ya yakıt ihraç etmeleri halinde felç edici gümrük vergileriyle tehdit etti. Meksika Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum, ocak ayında Küba’ya petrol sevkiyatını durdurdu. Her ikisi de “solcu” liderler tarafından yönetilen ve büyük petrol ihracatçıları olan Brezilya ve Kolombiya da bu ambargoyu delmeyi reddetti.
Bu sadece bir teslimiyet değildir, daha çok bir suç ortaklığıdır. Bu rejimler, Washington’ın yarımküreyi yeni sömürgeci temelde paylaşmasında, küçük ortaklar olarak kendi kapitalist çıkarlarının savunmaya çalışıyorlar.
Küba’ya uygulanan tecrit sarsıcı boyuttadır. Ekvador, Kübalı diplomatları sınır dışı etti; Nikaragua, Kübalılar için vizesiz seyahati kısıtladı; Guatemala, Honduras ve Jamaika gibi ülkeler Havana’ya hayati döviz sağlayan tıbbi işbirliği anlaşmalarını sona erdirmek için harekete geçti.
Ağır ham petrol yakan, Sovyet döneminden kalma eskimiş termik santrallere ve bir dizi dizel jeneratöre bağımlı olan Küba’nın elektrik şebekesi, dayanma sınırının ötesinde zorlandı. 16 Mart’ta ülke genelindeki elektrik şebekesi tamamen çöktü ve ada karanlığa gömüldü. 29 saatin ardından elektrik sadece kısmen geri geldi.
Matanzas’tan bir işçi WSWS’ye, mahallesinde günlerdir elektrik olmadığını söyledi. İçme suyu sınırlı iken, mutfak tüpüne erişmek ise imkânsız. Daha şimdiden sayısız hayata mal olan sağlık sisteminin çökmesi sonucu, bir yakınının kısa süre önce öldüğünü anlattı.
Sağlık sisteminde 11 bini çocuk olmak üzere yaklaşık 100 bin “acil olmayan” işlem için bekleme listesi var. Birçok durumda “acil değil” ifadesi sadece “henüz ölmemiş” anlamına geliyor.
Enerji analisti Jorge Piñón şu uyarıda bulundu: “Yakıtın yüzde 100’ünün yok olduğu bir ülke hiç görmemiş ve okumamıştım.”
Bu koşullar altında kimi protestolar patlak verdi: Üniversite öğrencileri eğitimdeki sorunlara karşı oturma eylemleri düzenledi, işçi mahalleleri elektrik ve gıda talebiyle tencere tava çaldı ve Morón’da göstericiler Komünist Parti ofisindeki mobilyaları ateşe verdi.
20. yüzyılı tasfiye etme hamlesinin bir cephesi
Küba’ya yönelik emperyalist saldırı, belirgin bir şekilde intikamcı bir karaktere sahiptir. Washington sadece şirketlerin ve finans sektörünün çıkarlarının peşinde değildir; aynı zamanda ABD kuklası rejimleri deviren iki devrime —Küba’da 1959 ve İran’da 1979— karşı eşzamanlı bir tarihsel intikam seferi sürdürmektedir.
Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin (DEUK) ısrarla vurguladığı gibi, Küba devrimi, kapitalist mülkiyet ilişkilerine karşı işçi sınıfının bilinçli liderliği altında yapılan bir sosyalist devrimi temsil etmiyordu. Aksine, devrimin ABD şirketlerini kamulaştırması, toprak reformu, sağlık ve eğitimdeki sosyal önlemleri, 20. yüzyılda dünyanın önemli bir kısmında iktidara gelen ve nihayetinde 1917 Rus Devrimi’nden ilham almış burjuva milliyetçi ve sömürgecilik karşıtı hareketlerin radikal bir çeşidini temsil ediyordu.
Bugün, küresel kapitalist krizin ve savaş yöneliminin basıncı altında, egemen sınıflar “20. yüzyılı tasfiye etmeye” yani, insanlığı 19. yüzyıl koşullarına: çıplak sömürüye, sömürgeci boyunduruğa ve dizginsiz polis-asker yönetimine geri döndürmeye kararlılar.
ABD’li düşünce kuruluşu Jamestown Vakfı, ocak ayında yayımladığı bir raporda, Küba’nın çöküşünün “Küresel Güney tarafından, Rusya, Çin ya da başka herhangi bir ülkenin alternatif bir güç merkezi olarak işlev göremeyeceğinin kesin kanıtı olarak algılanacağına” dikkat çekti.
Latin Amerika’daki “pembe dalga” hükümetlerinin yanı sıra Rusya ve Çin’in de Küba’nın içinde bulunduğu kötü duruma verdikleri tepki, onların iflasını ve ABD emperyalizmine karşı bir denge unsuru olarak sunulan “bölgesel entegrasyon”un veya BRICS’in sahteliğini ifşa etmektedir.
Ancak Küba’ya yönelik acımasız saldırı ve Latin Amerika’da aşırı sağcı rejimlerden oluşan bir karşıdevrimci eksen oluşturma girişimi, ABD emperyalizminin gücünün değil, derin zayıflığının işaretleridir.
Küba’nın can çekişmesi, ABD’nin ekonomik ve askeri hegemonyasına dayanan 1945 sonrası dünya düzeninin daha geniş çaplı çöküşüyle ve bu düzenin çok kutupluluk da dahil olmak üzere başka herhangi bir kapitalist temelde yeniden inşa edilmesinin imkansızlığıyla ilişkilidir.
Bir uluslararası işçi sınıfı taarruzuna doğru
Eğer Küba’nın boğulması işbirlikçi burjuva milliyetçi hükümetlere başvurarak durdurulamıyorsa, buna hangi toplumsal temelde karşı konulabilir?
Cevap, uluslararası işçi sınıfında yatmaktadır. Küba kuşatması, ABD’dekiler dahil olmak üzere her yerdeki işçilere yönelik saldırıdan ayrılamaz. İran’a yönelik suç teşkil eden savaşın tetiklediği artan petrol fiyatları, şimdiden 1970’leri —petrol şoklarının Latin Amerika ve ötesinde kitlesel sınıf mücadelelerini ateşlediği yılları— hatırlatan enflasyonu ve kemer sıkma politikalarını körüklüyor.
Küba’ya işkence edilmesine verilecek sınıfsal yanıt, emperyalist savaşa ve toplumsal karşıdevrime karşı daha geniş bir mücadelenin parçası olarak örgütlenmelidir. ABD, Kanada, Latin Amerika ve dünya genelinde işçiler; Küba işçi sınıfının aç bırakılmasına son vermek ve kendi egemen seçkinleriyle kendisinin hesaplaşmasına olanak vermek için ambargonun ve tüm yaptırımların derhal ve koşulsuz kaldırılmasını talep etmelidir.
Küba’nın savunulması, Stalinist ve sahte sol örgütlerin uzun süredir savunduğu anlamda “ulusal” bir mesele değildir.
David North’un 1993 tarihli “Sürekli Devrim ve Günümüzde Ulusal Sorun” adlı konferansında açıkladığı gibi, Troçki emperyalizmin “ulus devletin ölüm çanını çaldığını” göstermişti. Dahası, “emperyalizm çağında insanlığın temel sorunlarından hiçbirinin ulusal bir temelde çözülmesinin mümkün olmaması”, ulusal bir burjuva önderlik altındaki “ulusal kurtuluş” perspektifini gerici bir ütopya haline getirmiştir. Castro ve sayısız “ulusal kurtuluş” ikonunun sicili bunu doğrulamıştır: Hepsi ulus devlet yapısına dayanmış, emperyalizm ile Stalinizm arasında denge kurmaya çalışmış ve iddia edilen kazanımları çökerken bedeli işçi sınıfına ödetmişlerdir.
Küba ve Venezuela hükümetlerinin yanı sıra geri kalan “pembe dalga” hükümetlerinin de teslimiyetleri, Troçki’nin Sürekli Devrim Teorisi’ni tersinden doğrulamaktadır: Emperyalizm çağında, ezilen ülkelerin karşı karşıya olduğu temel demokratik ve sosyal görevlerin hiçbiri, burjuva veya küçük burjuva liderlikler altında, ulusal bir temelde çözülemez. Küba’nın –ve işçilerin 20. yüzyıldaki tüm kazanımlarının– savunulması için tek geçerli temeli, işçi sınıfının iktidar için bağımsız, uluslararası seferberliği oluşturmaktadır. Bu, dünya sosyalist devrimi uğruna mücadelenin bir parçası olmalıdır.
Bu, sınıf mücadelesinin yaklaşan patlamasına bilinçli bir sosyalist önderlik sağlamak amacıyla, Küba’da ve Latin Amerika genelinde gerçek devrimci partilerin, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin şubelerini inşa edilmesi için mücadele anlamına gelmektedir.
