11 partiden ortak bildiri: Ortadoğu’daki emperyalist saldırı savaşının ortasında “barış ve demokrasi” aldatmacası

“Barış ve Demokrasi İçin Acil ve Somut Adım Çağrısı” bildirisini imzalayan 11 parti. Ekran görüntüsü: demparti.org.tr

Aralarında Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti), Türkiye İşçi Partisi (TİP) ve Emek Partisi’nin (EMEP) de bulunduğu Kürt milliyetçisi, Stalinist ve sahte sol 11 parti pazartesi günü “Barış ve demokrasi için acil somut adım çağrısı” başlıklı ortak bir bildiri yayımladı. [1]

Kendilerini “demokrat”, “sol” ve “sosyalist” olarak adlandıran partiler tarafından yapılan açıklamanın başlığında “barış” ifadesi geçmesine karşın, bildiri ABD-İsrail’in İran’a karşı emperyalist saldırı savaşı, İsrail’in Lübnan’daki istilası ve Gazze’deki soykırımı hakkında somut hiçbir şey söylememektedir.

11 partinin “barış” ile kastettiği, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümeti ile hapisteki Abdullah Öcalan liderliğindeki Kürdistan İşçi Partisi (PKK) arasında devam eden müzakerelerin ilerletilmesinden fazlası değildir. Emekçilerin barış ve demokrasi özlemini emperyalizme karşı uluslararası devrimci mücadeleden kopararak Erdoğan hükümetiyle yürütülen müzakerelere hapseden bu bildiri, Türk ve Kürt işçileri ve gençleri gerçek tehlikeyle —kapitalist sistemle ve ondan kaynaklanan emperyalist savaşlarla— yüzleşmekten alıkoymaktadır ve onları siyasi olarak silahsızlandırmaktadır.

Bildiri, bir burjuva hükümetin politikasının değiştirilmesi yoluyla “barış ve demokrasi”ye ulaşılabileceği yanılsamasını yaymaktadır. Oysa yirminci yüzyılın başından itibaren Marksistler, emperyalizm çağında savaşların kaçınılmaz olduğunu ve kalıcı barışın temellerinin ancak dünya sosyalist devrimi ile atılabileceğini açıkladılar. Vladimir Lenin, 1915’te, Birinci Dünya Savaşı sırasında şöyle yazmıştı:

Pasifizm, yani soyut barış propagandası, işçi sınıfını uyutmanın bir yoludur. Kapitalizmde ve özellikle de emperyalizm aşamasında savaşlar kaçınılmazdır. …

Günümüzde kitlelere devrimci eylem çağrısında bulunmayan bir barış propagandası, yanılsamalar yaratıp proletaryanın moralini bozmak dışında bir işe yaramaz, zira proletaryayı burjuvazinin insancıl olduğuna inandırır ve onu savaşan ülkelerin gizli diplomasisinin elinde bir oyuncağa çevirir. Özel olarak, bir dizi devrim olmadan sözde demokratik bir barışın gerçekleştirilebileceği düşüncesi kökten yanlıştır. [2]

Bildiri, bu yaklaşımın aksine, “barış ve demokrasi” getirmesi için Erdoğan hükümetinden bir dizi somut adım talep etmektedir. Bunlar arasında, seçilmiş belediye başkanlarının yerine atanan kayyımların geri çekilmesi; Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları uyarınca siyasi mahpuslar Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Can Atalay ve Osman Kavala’nın serbest bırakılması ve muhalefet partilerine yönelik yargı operasyonlarının sona erdirilmesi bulunmaktadır.

Bunlar her işçi ve genç tarafından savunulması gereken meşru demokratik taleplerdir. Ancak bildirinin imzacıları ile Sosyalist Eşitlik Partisi – Dördüncü Enternasyonal’in perspektifini sınıfsal ve siyasi bir uçurum ayırmaktadır. Onlar, bu taleplerin işçi sınıfının bağımsız siyasi seferberliğiyle sağlanması çağrısı yapmamakta; emperyalizm yanlısı burjuva partilere baskı ve çağrı yapma yoluyla bu taleplerin gerçekleşebileceği şeklindeki iflas etmiş anlayışı savunmaktadır.

Bildiri, Ortadoğu’da ABD önderliğinde hızla tırmanan bir emperyalist savaş konjonktüründe yayımlandı. Bu konuda açıklamada sadece “Bölgemize yönelik saldırılar ve NATO’nun müdahaleleri ile savaşların ve emperyalist saldırganlığın küresel ölçekte yükseldiği bir dönemdeyiz. Bu gelişmelerle barışı sağlamanın önemi tekrar kanıtlanmıştır,” denmektedir. Bunlar soyut ve muğlak ifadelerle konuyu geçiştirmektir; savaşın saldırgan ve mağdur tarafları, emperyalist hedefler, Türk hükümetinin konumu gibi somut ve hayati meseleler açıklanmadan kalmaktadır.

ABD-İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaş, emperyalist bir saldırı savaşıdır. 2023’ten beri Gazze soykırımı devam ederken İsrail Lübnan’a yeniden karşı harekâtına başladı. Bunlar ABD’nin tüm Ortadoğu’yu yeniden organize etme, tam emperyalist tahakküm altına alma, kaynaklarına el koyma ve Çin ve Rusya başta olmak üzere rakiplerini bölgeden dışlama stratejisinin parçasıdır. Bunlar, bölgedeki tüm halkların yaşamlarını ve koşullarını tehdit eden gerçek ve büyük meselelerdir.

Ülkeye “barış ve demokrasi” getirmesi rica edilen Erdoğan hükümetinin Ortadoğu’daki gerici yağma savaşındaki nesnel konumu, Türk burjuvazisinin çıkarları doğrultusunda, emperyalizmle uyumdan yanadır. İsrail’in bölgedeki etkisinin artması, İran ve Türkiye’de Kürt hareketlerinin güçlenmesi gibi endişelerle hareket eden Ankara’nın müzakere ve diplomasi çağrıları, emperyalist savaşın mantığı karşısında anlamsız kaldıkça, Türk egemen seçkinleri savaşın tırmanmasına ABD ve NATO ile daha açık ve derin bir işbirliği ile cevap vermiştir.

19 Mart’ta imzalanan Riyad açıklaması, Türk devletinin pozisyonunun ABD’nin yanında yer alarak burjuvazinin çıkarlarını korumak olduğunu göstermiştir. Anketlere göre Türkiye’de nüfusun yüzde 90’dan fazlası ABD’nin İran’a karşı savaşının haksız olduğunu düşünürken, Erdoğan hükümeti kendini savunduğu için İran’ı kınayan ve ABD’nin adını anmayan Riyad açıklamasını imzalamıştır.

NATO’nun, ek hava savunma sistemleri ve yeni bir kolordu ile Türkiye’deki varlığını takviye etmesi ve İstanbul’da Britanya ve Fransa ile Rusya’ya karşı “Gönüllüler Koalisyonu” kapsamında bir deniz karargâhı kurulması bir rastlantı değil; Türkiye’nin ABD-NATO’nun emperyalist savaşlarına katılımının işaretleridir.

11 partinin bildirisi, tıpkı Riyad bildirisi gibi ABD’nin adını anmadan, Ortadoğu’da gelişen ve küresel bir egemenlik yöneliminin parçası olan emperyalist saldırıya karşı ilkeli tavır almadan, ABD emperyalizminin müttefiki ve savaşın belirli bir ölçüde parçası olan bir hükümetten “barış ve demokrasi” talep etmektedir.

Oysa Ankara ile PKK arasındaki müzakereler, barış niyetleri üzerine değil; Ortadoğu’da devam eden emperyalist savaşın parçası olarak ortaya çıkmıştır. Dünya Sosyalist Web Sitesi’nin (WSWS) başından itibaren açıkladığı üzere, gerçekte söz konusu olan şey, Türk ve Kürt burjuvazisinin çıkarlarını, ABD emperyalizminin “yeni Ortadoğu” saldırganlığıyla uyumlu olarak ortaklaştırma çabasıdır. İsrail ile rekabet ve çatışma potansiyeli, ABD emperyalizmine tamamen tabi olarak geliştirilen bu müzakerelerin gerici karakterini değiştirmemektedir.

PKK ile müzakereler Erdoğan hükümeti için en başından itibaren bu bağlamda ele alınmış ve “iç cephe”nin yani cephe gerisinin tahkimi olarak açıklanmıştır. Kastedilen cephe, Filistin’den Lübnan’a, Suriye’den Irak’a ve İran’a kadar uzanan bölgede Ankara’nın müttefiki Washington’ın onlarca yıldır tırmanarak süren emperyalist savaş cephesidir. Bu nedenle de Kürt emekçi kitlelerin meşru demokratik taleplerinin belirleyici olmadığı bu müzakereler Washington, Ankara, Tel Aviv, HTŞ rejimi ve Kürt hareketi arasındaki gizli diplomasi temelinde ilerlemiştir.

DEM Parti ve müttefiklerinin bu müzakereleri “barış ve demokrasi” söylemi ile ambalajlamaya çalışması, TİP ve EMEP’in bu amaçla kurulan Meclis Komisyonu’na katılmaları ve son olarak bu bildiri, müzakerelere toplumsal destek arayışını ifade etmektedir. Bu, işçi sınıfının burjuvazinin sınıf çıkarlarına ve Ortadoğu’daki gerici emellerine tabi kılınması anlamına gelmektedir. Cephe gerisinin tahkim ile kastedilen tam olarak budur: Türk ve Kürt seçkinleri arasında sağlanan uzlaşma, “toplumsal barış”la, yani Türk ve Kürt işçilerin uyuşturulması ve gerektiğinde zorla bastırılmasıyla tamamlanmalıdır.

Egemen sınıfın ve onun hükümetinin işçi sınıfının yaşam ve çalışma koşullarına savaş açtığı, hayat pahalılığının artmaya devam ettiği ve işçilerin giderek artan oranda direnişe geçtiği bir ortamda, burjuva devletin “demokratikleştirilmesi” değil, daha da otoriterleşmesi gerekir.

Bildirinin yayımlandığı gün, 30 Mart 1972’deki Kızıldere Katliamı’nı anmak isteyen Devrimci Gençlik Dernekleri’nden 78 genç, jandarmanın işkencesiyle gözaltına alındı. Muğla’nın Milas ilçesindeki Akbelen Ormanı’nın dava sürecinde olan “acele kamulaştırma” kararnamesine karşı köylü direnişinin lideri Esra Işık, keşif heyetini protesto etmesinin ardından 31 Mart Salı günü tutuklandı.

Aynı gün Cumhuriyet Halk Partisi’nden (CHP) Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey ve 54 kişi yeni bir operasyonla gözaltına alındı. Bu, son yerel seçimlerde birinci olan ve anketlerde önde görünen CHP’yi yargı yoluyla bastırma çabalarının devam edeceğini göstermektedir. CHP’ye yönelik davaların merkezindeki savcının adalet bakanı yapılması da bunun bir işaretiydi.

Bu diktatörlük inşası tüm toplumsal muhalefeti, özellikle de işçi sınıfından gelen muhalefeti bastırmaya yöneliktir. Mart ayında bağımsız taban sendikası BİRTEK-SEN’in genel başkanı Mehmet Türkmen “halkı kin ve düşmanlığa tahrik”; BirGün gazetesi yazarı İsmail Arı ise “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” şeklindeki asılsız iddialarla tutuklandı. Bildiriyi imzalayan partilerden biri olan Ezilenlerin Sosyalist Partisi’ne (ESP) şubat ayında yapılan operasyonlarda yüzden fazla kişi gözaltına alınırken en az 77 kişi tutuklandı.

Bu tablo karşısında gerekli olan, Erdoğan hükümetinden “somut adım” beklemek değil; işçi sınıfı içinde emperyalist savaşa karşı uluslararası sosyalist bir perspektifi geliştirmek için mücadele etmektir. Kapitalist sistemle ve burjuva devletle böylesine iç içe geçmiş olan bu partilerden bunu beklemek büyük bir yanlış olur. Onlar, antidemokratik baskıları devam eden hükümetle ne olursa olsun uzlaşmak istiyorlar. Bu politika bir yanlış anlamanın değil, sınıfsal çıkarların ürünüdür. Türk ve Kürt hali vakti yerinde orta sınıfların çıkarlarını temsil eden bu partiler, ne emperyalizme karşıdır ne de sosyalist bir devrimden yanadırlar. Onlar, mevcut sınıf egemenliğini sonlandırmayı değil, var olan devletin yönetimine gelmek istiyorlar. DEM Parti’nin açıkça Avrupa Birliği (AB) ve NATO yanlısı karakteri, onun arkasına dizilen partilerin de yönünü belirlemektedir.

Lenin, emperyalizm çağında oportünizmin nesnel bir sosyal tabanı olduğunu açıklamış ve oportünizme karşı mücadele etmeden emperyalizme karşı mücadele edilemeyeceğini vurgulamıştı. Bu örgütler, işçileri emperyalizme ve egemen sınıfa karşı bilinçlendirmek şöyle dursun onları emperyalizm yanlısı yanılsamalara ve egemen sınıfa tabi kılmaya hizmet etmektedir.

Emperyalist savaşa karşı ve demokratik haklar uğruna mücadelede ileriye giden bir yol arayan Türk ve Kürt işçileri ve gençliği, bu partilerden kopmalı ve devrimci mücadele yoluna girmelidir. Bu yol, 1917 Ekim Devrimi’nin geleneğini sürdüren, Stalinizmin ihanetine karşı çıkan Troçkist hareketin, yani Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin (DEUK) yoludur. DEUK’a bağlı Sosyalist Eşitlik Partileri, ABD dahil emperyalist merkezlerde ve dünyanın geri kalanında işçi sınıfını dünya sosyalist devrimi programı temelinde birleştirip seferber etmek için mücadele etmektedir. Bu mücadeleye, Lev Troçki’nin Sürekli Devrim Teorisi yol göstermektedir.

Troçki’nin vurguladığı üzere, geç kapitalist ülkelerde demokratik görevler —ulusal haklar, siyasi özgürlükler, temel demokratik güvenceler— burjuvazi tarafından tamamlanamaz. Kürt, Türk, Arap ve İranlı emekçileri savaşa süren, doğal kaynaklarını yağmalayan, yoksulluk ve baskı dayatan emperyalist güçlerin bölgedeki ortakları olan ulusal burjuvaziler, kitlelerin barış ve demokrasi özlemlerine çözüm üretmekten yapısal olarak acizdir. Bu görevler, işçi sınıfının tüm ezilenleri arkasında birleştirerek iktidarı almasını ve uluslararası sosyalist devrim mücadelesini ilerletmesini gerektirmektedir.

Bunun için işçilerin kapitalist düzen partilerinden ve onların uzantısı sendika bürokrasilerinden bağımsız örgütlenmeleri şarttır. Her işyerinde, fabrikada, mahallede ve okulda taban komiteleri inşa edilmeli, bu komiteler uluslararası ölçekte işçilerin mücadelelerini emperyalist savaşa karşı ve demokratik haklar uğruna mücadelelerle birleştirme işlevi görmelidir. Taban Komitelerinin Uluslararası İşçi İttifakı (TK-Uİİ), bu küresel örgütlenmenin merkezidir.

Bu perspektiften hareketle Sosyalist Eşitlik Partisi, 1 Mayıs ve Temmuz’da Ankara’da yapılacak NATO zirvesi yaklaşırken Türk ve Kürt işçileri ve gençleri şu somut talepler etrafında seferber olmaya çağırıyor:

  • ABD ve İsrail’in İran’a karşı savaşı, Lübnan’daki istila ve Gazze’deki soykırım derhal ve koşulsuz olarak durdurulsun.
  • ABD’nin Ortadoğu’daki tüm silahlı kuvvetleri geri çekilsin ve Türkiye’dekiler dahil emperyalist egemenliğin altyapısını oluşturan askeri üsler kapatılsın.
  • Temmuz’da Ankara’da yapılacak NATO zirvesi iptal edilsin, Türkiye NATO’dan çıksın, NATO dağıtılsın ve militarizme ve savaşa harcanan tüm kaynaklar toplumun ihtiyaçları doğrultusunda yeniden tahsis edilsin.
  • İran’a ve diğer tüm ülkelere karşı uygulanan her türlü yaptırım ve ekonomik savaş sona erdirilsin.
  • Tüm savaş suçlularından hesap sorulsun.
  • Tüm siyasi mahpuslar serbest bırakılsın.
  • Anadilinde eğitim ve Kürtçenin anayasal güvenceye kavuşturulması başta olmak üzere Kürt halkının temel demokratik hakları derhal tanınsın.

Dipnotlar

[1] Bildirinin tüm imzacıları: Demokratik Bölgeler Partisi (DBP), Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti), Devrimci Parti, Emekçi Hareket Partisi (EHP), Emek Partisi (EMEP), Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP), Sosyalist Dayanışma Platformu (SODAP), Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi (SYKP), Türkiye İşçi Partisi (TİP), Toplumsal Özgürlük Partisi (TÖP) ve Yeşil Sol Parti (YSP). Bildiri metni: https://www.demparti.org.tr/tr/baris-ve-demokrasi-icin-acil-somut-adim-cagrisi/22633/

[2] Vladimir İ. Lenin, “RSDİP Yurtdışı Seksiyonları Konferans Kararları”, Yenilgicilik ve Enternasyonalizm içinde (İstanbul: Agora Kitaplığı, 2009), s. 73. Çeviren: Ferit Burak Aydar.

Loading