İsrail ile Türkiye arasındaki gerilim artıyor

İsrail ve Türkiye liderleri, sosyal medyada birbirlerine karşı son derece sert sözlü saldırılarda bulundular.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 11 Nisan’da X’te Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı “kendi Kürt vatandaşlarını katletmek”, “İran’ın terör rejimini ve vekillerini barındırmak” ve bölgesel istikrarı baltalamakla suçladı.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, X’te Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı “kendi Kürt vatandaşlarını katletmek”, “İran’ın terör rejimini ve vekillerini barındırmak” ve bölgesel istikrarı baltalamakla suçladı. (ekran görüntüsü) [Photo: Benjamin Netanyahu/X]

Erdoğan daha önce “provokasyonların” ABD-İran ateşkesini rayından çıkarabileceği konusunda uyarıda bulunmuş ve İsrail’in bölgedeki icraatlarını eleştirmişti. Türk yetkililer, İsrail’in Gazze ve bölgedeki askeri eylemlerine atıfta bulunarak Netanyahu’yu “çağımızın Hitler’i” olarak nitelendirdiler ve İsrail’in Türkiye’yi bir sonraki düşmanı olarak gösterdiğini belirterek Netanyahu’yu, kendi siyasi ikbalini korumak için bölgenin istikrarını bozmakla suçladılar. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Burhanettin Duran, Netanyahu’yu Gazze’de soykırım yapmakla ve bölgeyi kaosa sürüklemekle suçladı.

İsrail Savunma Bakanı Israel Katz ise Erdoğan’ı “Kürtleri katleden Müslüman Kardeşler mensubu” olarak niteledi. Katz, İran’dan Türkiye’ye doğru gelen füzelere tepki vermediği gerekçesiyle Türkiye cumhurbaşkanını eleştirdi, onu “kâğıttan kaplan” olarak nitelendirdi, antisemitizmle suçladı ve “Türkiye’de İsrail’in siyasi ve askeri liderliğine karşı göstermelik yargılamalar” yapılacağını ilan etti. Faşist Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben Gvir, İbranice olarak “Erdoğan, İngilizce anlıyor musun?” diye tweet attıktan sonra İngilizce olarak “F*** You,” diye yazdı.

Eski başbakan Naftali Bennett de dahil olmak hükümet ve muhalefetten birçok İsrailli siyasetçi, Türkiye’yi İran’la kıyaslanabilecek yeni bir bölgesel tehdit olarak nitelendirdi. Bu açıklamalar, Erdoğan’ın daha önce İsrail’e yönelik tehditlerine atıfta bulunuyordu. Erdoğan, Türkiye’nin Libya ve Karabağ’a müdahale ettiği gibi “İsrail’e girebileceğini” söylemişti. Bununla, Türkiye’nin Ermenistan ile çatışan Azerbaycan’a destek vermek amacıyla yaptığı müdahaleleri ve Libya iç savaşındaki müdahalelerini kastetmişti.

Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, İsrail’i Türkiye’yi bilinçli olarak bir sonraki düşman ilan etmeye çalışmakla suçladı ve Netanyahu’nun, “yayılmacı politikalarını” sürdürüp bölgedeki barış müzakerelerini baltalamaya çalıştığını belirtti.

Erdoğan ise “İsrail en küçük bir barış umudu belirdiğinde daha önce defalarca yaptığı gibi bunu sabote etmek için her yolu deneyecek. İnsanlık cephesi bölgemizdeki yangını söndürmek için uğraştıkça katliam şebekesi ateşe daha fazla odun taşıyacak. Elbette bunu yaparken Türkiye ve İspanya başta olmak üzere barışın sesini yükselten ülkeleri küstahça hedef almaya da devam edecekler,” dedi.

Türkiye’nin Netanyahu’ya yönelik eleştirileri, büyük ölçüde, artan hayat pahalılığı ve yoğunlaşan devlet baskısı nedeniyle yükselen iç öfkeyi dışarıdaki bir rakibe yöneltme işlevi görüyor. Türkiye’de yapılan son anketler, nüfusun çoğunluğunun İran savaşına karşı olduğunu gösteriyor. Ancak Ankara, ABD ile doğrudan bir çatışmayı göze alamaz. Bu nedenle Ankara, İran’ı kınayan Riyad Bildirisi’ne imza atarken, çatışmayı İsrail’in kışkırttığı anlatısını pekiştirmek için savaşa karşı iç muhalefetten yararlanıyor ve kamuoyundaki tepkilerin çoğunu İsrail’e yöneltmeye çalışıyor.

İsrail ile Türkiye arasında tırmanan gerilim

Bu son sözlü atışmalar, Tel Aviv’de büyük yankı uyandıran bir haberin ardından geldi: İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile aralarında Savunma Bakanı Israel Katz, Maliye Bakanı Bezalel Smotriç, eski Savunma Bakanı Yoav Gallant, Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir, İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir ve eski Mossad Başkanı Yossi Cohen’in de bulunduğu 34 İsrailli yetkili hakkında iddianame hazırladı. Suçlamalar, 2025 yılının eylül ayı sonu ve ekim ayı başında Gazze’ye insani yardım ulaştırmak isteyen Global Sumud Filosu’na ait onlarca geminin İsrail donanması tarafından durdurulmasıyla bağlantılı.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 7 Ocak 2024 tarihinde İsrail'in Tel Aviv kentindeki Savunma Bakanlığı'nda düzenlenen haftalık kabine toplantısı sırasında Maliye Bakanı Bezalel Smotriç ile konuşuyor. [AP Photo/Ronen Zvulun]

İsrail, İsveçli aktivist Greta Thunberg ve 24 Türk vatandaşı da dahil olmak üzere, 39 teknedeki tüm aktivistleri gözaltına almış ve daha sonra sınır dışı etmişti. Ankara bu müdahaleyi sivilleri tehlikeye atan bir “terör eylemi” olarak kınadı. İddianamelerde insanlığa karşı suç, soykırım, işkence ve hukuka aykırı biçimde hürriyetten yoksun bırakma suçlamaları yer alıyor; bu suçlamalar, kabul edilmesi halinde toplamda binlerce yıla varan hapis cezaları getirebilir.

Ankara, Ekim 2023’ten bu yana Gazze’deki sivillerin topluca katledilmesini sürekli eleştirmiş olsa da, İsrail ile güçlü ekonomik ve lojistik bağlarını korumuştur. Azerbaycan’ın İsrail’e petrol ihracatı hâlâ Türkiye’den geçen boru hattı üzerinden yapılmaktadır. Türkiye’deki ABD üsleri de İsrail’in lehine askeri istihbarat toplama operasyonları için kullanılmaya devam etmektedir.

Erdoğan, geçen ekim ayında Şarm el-Şeyh’te Trump yönetimi tarafından Gazze için önerilen rezil anlaşmanın imzacılarından biriydi. Bu plan, Gazze’nin ABD başkanının başında olduğu bir “Barış Konseyi” tarafından yönetilmesini öngörüyor; bu kapsamda bölgedeki Filistinlilere hiçbir siyasi hak tanınmazken, İsrail’e sınırları kontrol eden kalıcı bir güvenlik rolü veriliyor.

Anlaşma, Hamas’ın silahsızlandırılmasını ve Gazze’deki iktidarı devretmesini öngörüyordu. Hamas’ın bağlı olduğu Müslüman Kardeşler’in sürgündeki liderlerine ev sahipliği yapan Türkiye, diğer imzacı ülkelerle birlikte Hamas’ı bu şartları kabul etmeye çağırdı. İsrail karşı çıksa da, Ankara Gazze’deki uluslararası istikrar gücü için asker göndermeyi prensipte kabul etti.

İsrail ile Türkiye arasındaki gerilimin bugün hızla tırmanması, uzun süredir devam eden bir rekabetin artık açık bir düşmanlığa dönüştüğünü yansıtıyor. Gazze, Suriye, İran’daki gelişmelerin yanı sıra İsrail ve Türkiye’nin iç politikasının bundaki etkisi büyüktür.

ABD emperyalizminin bölgedeki iki müttefiki arasındaki rekabet, öncelikle Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’nun paylaşımındaki paylarıyla ilgilidir. Her iki hükümet de Washington’un Ortadoğu’da hakimiyet kurma çabalarının bazı yönlerini desteklerken, Ankara, özellikle Kıbrıs ve Suriye’de İsrail’in büyüyen işbirliklerinden endişe duyuyor.

İsrail ile Türkiyenin Doğu Akdeniz’deki gerilimleri

Aralık ayında İsrail, Türkiye ile uzun süredir anlaşmazlık yaşayan Yunanistan ve Kıbrıs’ın da katılımıyla Kudüs’te bir zirve düzenledi. Liderler, Akdeniz’deki “kritik bölgesel altyapı”yı korumak amacıyla “güvenlik, savunma ve askeri alanlarda” üçlü işbirliğini derinleştirme konusunda mutabık kaldılar. Bu mutabakat, dünyanın en uzun ve en derin su altı elektrik kablosu aracılığıyla elektrik şebekelerini birbirine bağlama planlarının yanı sıra açık deniz doğal gaz sahalarının geliştirilmesine yönelik işbirliğini de kapsıyordu.

Suriye’de, Türkiye’nin müttefiki Ahmed eş-Şara ve onun İslamcı Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) örgütü, Aralık 2024’te Devlet Başkanı Beşar Esad rejimini devirip iktidarı aldı. İsrail, Suriye’de kuzeydoğudaki Kürt ve güneybatıdaki Dürzi özerkliği de dahil olmak üzere merkezi olmayan bir siyasi yapıyı destekliyor. Böylece bu bölgelerde etkisini sürdürürken Şam’ı ve Ankara’daki destekçisini zayıflatmayı hedefliyor. Ancak geçen aralık ayında ABD yönetimi, eş-Şara’nın Kürtlerin liderliğindeki Suriye Demokratik Güçleri’ni (SDG) Suriye ordusuna entegre etme ve SDG kontrolündeki bölgeleri yeniden Şam’ın hakimiyeti altında alma çabalarını destekledi.

Suriye Devlet Başkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri (SDG) lideri Mazlum Abdi, SDG'nin Suriye geçiş hükümetine dahil edilmesi konusunda anlaştılar, 10 Mart 2025. [Photo: Syrian Arab News Agency (SANA) - Presidency of the Syrian Arab Republic]

2025 yılı ocak ayında, İsrail’in önümüzdeki on yıllık güvenlik stratejisi ve bütçesi için önerilerde bulunmakla görevlendirilen Nagel Komisyonu’nun bir raporunda, “Türkiye’nin Şam’da en etkili güç haline geldiği ve İran’ın Şii ekseninin yerini Sünni-Türk ekseninin aldığı” belirtiliyor. “Türkiye’nin Suriye’yi güdümlü bir devlete dönüştürme ve böylece bölgesel etkisini artırma konusundaki çıkarları açıktır. Sahadaki eylemler ve hızla tırmanabilecek potansiyel tehditlere hazırlıklı olunmalı” denilen raporda Türkiye ile olası çatışmaya hazırlık için askeri yeteneklerin güçlendirilmesi gerektiği savunuluyor.

ABD-İsrail’in İran’a karşı savaşı

Türkiye’nin egemen çevrelerinde endişe uyandıran şey, her şeyden önce ABD-İsrail’in İran’a yönelik suç niteliğindeki saldırılarıdır. Türk egemeneler ülkenin savaşa sürükleneceğinden kaygı duyuyorlar. Türkiye, NATO üyesi olarak, ABD üslerine ev sahipliği yapıyor. Bunlar, füze saldırılarının hedefi olduğu iddia edilen (ki bunlar sahte bayrak operasyonları olabilir) ve ABD-İsrail güçlerine istihbarat sağlayan üslerdir. Ayrıca çatışmanın yol açtığı küresel petrol ve doğal gaz fiyatlarındaki artış, halihazırda ciddi boyutlara ulaşmış olan hayat pahalılığı krizini daha da şiddetlendirecek ve sınıf çatışmalarını tırmandıracaktır.

Erdoğan, İran’a yönelik saldırıların hukuka aykırı olduğunu ilan edip ateşkes ve müzakere çağrısında bulunuyor. Bununla birlikte, Türkiye’nin askeri, ekonomik ve mali açıdan Washington ile ittifakına olan bağımlılığı, Başkan Donald Trump’ın “yeni Ortadoğu” politikasına uyum sağlamayı gerektiriyor. Aksi bir tutum, 2016’daki NATO destekli darbe girişiminin de gösterdiği gibi, Erdoğan’a karşı bir darbeye davetiye çıkarabilir. Bu nedenle, Erdoğan “dostu” Trump’ın yönetimindeki ABD’yi kınamaktan kaçınıyor.

Bunun yerine, savaşın sorumlusu olarak İsrail’i hedef alıyor ve İran’ın bölgedeki ABD üslerine yönelik saldırısını –ki bu haklı bir meşru müdafaa eylemidir– diğer ülkelerin egemenliğine yönelik bir saldırı olarak nitelendiriyor. Ankara, Lübnan’a da sıçrayan bu savaşın İran rejiminin çöküşüne ve Washington’a boyun eğmesine yol açabileceğinden endişe ediyor. Bu durum, İsrail’in Türkiye sınırları üzerindeki etkisini artırabilir; savaşlardan kaçan yeni bir göç dalgasını ve ABD-İsrail ile ittifak halindeki Kürt milliyetçi güçlerin ayrılıkçı girişimlerini tetikleyebilir.

Afrika Boynuzu’nda İsrail-Türkiye rekabeti

İsrail ile Türkiye arasındaki gerilimler, Ortadoğu güçleri için hayati öneme sahip stratejik bir bölge olan Afrika Boynuzu’nda da artıyor. Bölgedeki limanlar, askeri üsler ve siyasi ittifaklar, Kızıldeniz ve Süveyş Kanalı’nın güney kapısı olan Babülmendep Boğazı’na erişimi şekillendiriyor. Bu boğaz, hem Eylat-Aşdod koridoru üzerinden İsrail’in deniz ulaşım hattı hem de Türkiye’nin Hint Okyanusu’na erişim noktası olarak işlev görüyor.

Son on yılda, iki devlet birbirine zıt bölgesel bloklar oluşturdu: bir tarafta Türkiye-Katar-Somali ekseni, diğer tarafta ise İsrail-BAE-Eritre/Etiyopya ekseni.

Somali, bu rekabetin en göze çarpan cephesi konumundadır. Türkiye, Mogadişu’nun başlıca siyasi destekçisi, askeri eğitmeni ve ekonomik ortağı haline gelmiştir. Başkentte en büyük denizaşırı askeri üssünü işletmekte, Somali güçlerini eğitmekte ve liman dahil olmak üzere kilit altyapıyı kontrol etmektedir. Ankara, Somali kıyılarının 250 mil açığındaki Curad-1 kuyusunda derin deniz sondajına başlamak üzere Çağrı Bey gemisini ve destek gemilerini sevk etti. Bu hamle, Ankara’nın bölgede uzun vadeli jeostratejik çıkarlara sahip olduğunu göstermektedir.

Buna karşılık İsrail, Somaliland üzerinden nüfuz sağlamaya çalışıyor. Geçen aralık ayında, Somaliland’ı egemen bir devlet olarak resmen tanıyan ilk ve tek BM üyesi ülke İsrail oldu. Bu adım, Berbera limanına erişimi güvence altına alma çabası olarak yorumlandı ve hem Ankara’yı hem de Mogadişu’yu kızdırdı.

Türkiye, bazı analistler tarafından Kızıldeniz’de potansiyel bir deniz üssü olarak görülen Sudan’ın Suakin Adası için uzun vadeli bir kira sözleşmesi imzalamıştı ancak daha sonra Sudan ordusu, kitlesel ayaklanmaların ortasında önleyici bir darbeyle Cumhurbaşkanı Ömer el-Beşir’i devirdi. Ankara, daha geniş kapsamlı Kızıldeniz stratejisinin bir parçası olarak Cibuti’deki diplomatik ve ticari varlığını da genişletti.

İsrail’in Afrika Boynuzu’ndaki varlığı daha eskiye dayanıyor ve daha gizli bir yapıya sahip. İsrail, uzun süredir Etiyopya ile istihbarat ve güvenlik bağlarını sürdürüyor; bu bağlar, Mısır ve Sudan’ın kuraklık dönemlerinde Nil Nehri’nin su seviyesini düşürebileceğinden endişe duydukları Büyük Etiyopya Rönesans Barajı (GERD) konusunu da kapsıyor. İsrail’in Kızıldeniz’de istihbarat toplamak için Eritre limanlarını ve adalarını kullandığı bildiriliyor. Eritre, Somaliland ve Güney Yemen’de önemli bir aktör olan ve Sudan iç savaşında Hızlı Destek Güçleri’ni destekleyen BAE ile kurduğu ortaklık, İsrail’in etki alanını genişletmiştir.

İran ile ittifak halindeki Husi güçlerinin, Filistinlilere destek amacıyla İsrail ile bağlantılı Kızıldeniz’deki gemilere yönelik saldırıları, gemileri Ümit Burnu’nun etrafından dolanmaya zorlayarak Kızıldeniz koridorunun stratejik önemini ortaya koydu. ABD’nin Hürmüz Boğazı ablukasının devam etmesi halinde İran’ın Kızıldeniz’i kapatma tehdidinde bulunmasıyla bu durum daha da belirgin hale geldi.

Tel Aviv, Ankara’nın Riyad, Kahire ve İslamabad ile ilişkilerinin yakınlaşmasını tedirginlikle izliyor. Erdoğan, yıllarca Mursi sonrası Mısır yönetimini tanımayı reddetmiş ve Türkiye’de Müslüman Kardeşler’in üst düzey isimlerine ev sahipliği yapmaya devam ederek, Cumhurbaşkanı Abdül Fettah el-Sisi’ye doğrudan muhalefet pozisyonu almıştı. Aynı zamanda, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri –ki BAE’nin Washington Büyükelçisi Yusuf el-Uteybe bir zamanlar Türkiye’yi “İran’dan daha tehlikeli bir düşman” olarak nitelendirmişti– Türkiye ekonomisine milyarlarca dolarlık yatırım yapmaya başladı. Tel Aviv’in perspektifinden, Ankara, Riyad ve Abu Dabi arasındaki bu yakınlaşma, İsrail’in bölgesel çıkarlarına düşman bir Sünni siyasi eksen haline gelme riski taşıyor.

Geçtiğimiz hafta Türkiye, Antalya’da üç günlük bir Diplomasi Forumu düzenledi. Foruma, aralarında Suriye Cumhurbaşkanı eş-Şara ve Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un da bulunduğu 20’den fazla devlet ve hükümet lideri dahil olmak üzere 150’den fazla ülkenin katılımı bekleniyordu. Türkiye, Pakistan, Suudi Arabistan ve Mısır dışişleri bakanları, forumun yanı sıra yapılan bir toplantıda savaşı ve Hürmüz Boğazı’ndaki ablukayı görüşeceklerdi.

19 Nisan 2026

Loading