Rusya ve İran destekli Devlet Başkanı Beşar Esad rejiminin ABD ve Türkiye gibi bölgesel müttefiklerince desteklenen İslamcı cihatçılar tarafından Aralık 2024’te devrilmesinin ardından Suriye 2026’da yeni bir iç savaşın eşiğine geldi.
El Kaide kökenli Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) liderliğindeki Şam rejimi bu ayın başında Kürt milliyetçi güçlerin liderlik ettiği Suriye Demokratik Güçleri (SDG) kontrolündeki bölgelere saldırı başlattı. Hem HTŞ hem de SDG, rejim değişikliği savaşında ABD emperyalizminin vekili konumdaydı.
Şam rejimi önce 100 binden fazla sivili göçe zorladığı Halep’teki Kürt mahallelerini ele geçirdi. Ardından SDG’de içindeki Arap aşiretlerinin saf değiştirmesiyle Şam rejimi hızlı bir şekilde Rakka ve Deyrizor gibi SDG kontrolündeki Arap yoğunluklu vilayetleri ele girdi. SDG içindeki Kürt güçler ise Haseke ve Kamışlı gibi Kürt yoğunluklu merkezlerde savunma pozisyonuna çekildi. Şam güçlerinin Kobani gibi yerleri kuşattığı bildiriliyor.
20 Ocak’ta dört günlük bir ateşkes sağlanırken Şam rejimi SDG’ye bir anlaşma dayatıyor. ABD ve Türkiye destekli 18 Ocak tarihli bu anlaşmaya göre SDG kontrolündeki enerji kaynaklarının tamamı Şam’ın eline geçerken SDG güçleri ve bölgedeki de facto özerk yönetim dağıtılacak.
SDG’ye bağlı güçlerin bireysel olarak Suriye ordusuna katılacağı öngörülüyor. SDG, savunma bakanlığı yardımcılığı gibi pozisyonlarla merkezi hükümete entegre edilecek; Haseke ve Kamışlı gibi Kürt şehirlerinde yerel polis gücünü oluşturacak.
Kürt güçleri aleyhine değişen dengeler
HTŞ rejimi Kürt güçlere yönelik hücumunda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümetinin tam desteğini aldı. Ama SDG’yi yalnızlaştırıp geri çekilmeye zorlayan, Washington’ın saldırıya yeşil ışık yakması ve Kürt hareketini bir kez daha terk etmesi oldu. Daha önce Kürtleri “doğal müttefik” ilan eden İsrail de Washington’ın çizgisine uyum sağladı.
ABD Esad rejimi düştükten sonra hem Suriye’deki İslamcı ve Kürt milliyetçisi vekillerini hem de İsrail ve Türkiye gibi rekabet içindeki bölgesel müttefiklerini hedeflerinin arkasında hizalamaya girişti. Bunun için 10 Mart 2025’te SDG’nin yeni HTŞ rejimine entegrasyonu için bir mutabakata varıldı. Ancak o zamandan beri pratikte bir ilerleme sağlanamazken Ankara, 2026’ya kadar adım atılmazsa HTŞ üzerinden saldırıya geçeceği tehdidinde bulunuyor ve SDG’yi İsrail ile bir ittifak kurma girişimine karşı uyarıyordu.
Bu arada HTŞ rejimi, sadece Türkiye’nin bir müttefiki olmadığını, ABD-İsrail’in çıkarlarının hizmetinde olduğunu kanıtladı. İsrail’in Suriye’nin güneyindeki işgalini genişletmesine sessiz kalırken İran’a karşı savaş açılmasına yardımcı oldu.
Bir yıl önce başına ödül konmuş bir terörist olan eski El Kaide lideri Ahmed eş-Şara geçtiğimiz kasım ayında Suriye “geçici cumhurbaşkanı” sıfatıyla Beyaz Saray’da ağırlanırken Şam IŞİD karşıtı koalisyona katıldı ve Suriye’ye yönelik ABD-Avrupa yaptırımları kaldırıldı. Nihayet, Şam rejimi ile İsrail 6 Ocak’ta ABD himayesinde Paris’te görüştü ve iki ülke arasında bir “güvenlik mekanizması” kuruldu. Bunu, SDG’ye yönelik saldırılar takip etti.
Diğer yandan Erdoğan da Trump’ın Beyaz Saray’a dönmesi ile birlikte ABD emperyalizmi ile daha da uyumlu bir dış politikaya yöneldi. Gazze soykırımındaki örtülü suç ortaklığını Trump’ın “Barış Planı”nı Hamas’a dayatmada aktif rol alarak taçlandırdı. ABD’nin bu NATO müttefikinin Ortadoğu’daki çıkarlarını ilerletmede tam desteğini alabilmesinin ve Türkiye’nin İsrail ile artan rekabetinin özellikle Suriye’de bir çatışmaya evrilmesinin engellenmesinin anahtarı, SDG’nin Şam’a entegrasyon sürecinin tamamlanmasından geçiyordu.
ABD’nin HTŞ tercihi
SDG’nin silahlı kuvvetlerde ve de facto yönetimde olabildiğince özerklik elde etme çabası, SDG’nin kardeş örgütü Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ile müzakere yürüten Ankara için kabul edilemez görülüyordu. Böyle bir siyasi statünün Türkiye’deki Kürtleri de teşvik edebileceğinden korkan Ankara, Ortadoğu’daki emperyalist planlarına daha büyük hizmet etme karşılığında Washington’ın desteğini elde etti.
Yıl sonuna gelindiğinde İran’daki protestoların bir rejim değişikliği operasyonunu ve ABD askeri müdahalesini gündeme getirdiği koşullarda Washington Suriye’deki düğümü çözmede tercihini HTŞ’den yana kullandı.
Bu politika değişikliği Washington’ın Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın salı günü attığı tweette resmiyet kazandı. Barrack’ın açıklaması, açıkça Kürt güçlere anlaşmayı kabul etme dışında bir seçenekleri olmadığını ilan etti.
Barrack, açıklamasında, Suriye’deki rejim değişikliğiyle beraber ABD’nin SDG ile geçici ittifakının sona erdiğini ve artık ona ihtiyacının kalmadığını gizlemedi: “Bu durum, ABD-SDG ortaklığının gerekçesini değiştiriyor: SDG’nin sahada birincil IŞİD karşıtı güç olma amacı büyük ölçüde ortadan kalktı, çünkü Şam artık IŞİD gözaltı tesisleri ve kamplarının kontrolü de dahil olmak üzere güvenlik sorumluluklarını üstlenmeye hem istekli hem de hazır durumda.”
SDG’ye dayatılan anlaşmayı “tek yol” olarak sunan Barrack, ABD’nin “önceliği ayrılıkçılığı veya federalizmi onaylamadan IŞİD kalıntılarını yenmek, uzlaşmayı desteklemek ve ulusal birliği ilerletmektir,” diye devam etti ve Kürt halkının kültür ve dille ilgili vatandaşlık hakları ile yetinmesini tavsiye etti. Bu, eş-Şara’nın geçtiğimiz hafta çıkardığı bir kararnameye yapılan bir göndermeydi.
Barrack açıklamasında SDG’nin kontrol ettiği bölgelerde bulunan ABD askerlerini ülkede uzun vadeli tutmayı planlamadıklarını da belirtiyordu. Bu, Suriye’nin güneyindeki İsrail askeri varlığına karşı ülkenin kuzeyinde halihazırda var olan Türk askeri varlığına dayalı bir denge planına işaret ediyor.
İsrail’den gelmeyen destek
Barrack’ın son haftalardaki görüşmelerden sızdırılan sözleri, emperyalizme yönelen milliyetçi perspektifin iflasının altını çizmektedir. Middle East Eye‘ın diplomatik kaynaklarına göre, Barrack, cumartesi günü Erbil’de düzenlenen toplantıda SDG lideri Mazlum Abdi’yi “oyalanmakla, Suriye hükümetiyle yapılan anlaşmayı uygulamamakla ve yabancı güçlere güvenmekle” suçladı.
Kaynaklara göre Barrack, Abdi’ye “İsrail’i çatışmaya çekmeye çalışıyorsunuz ve bu olmayacak” diyerek, böyle bir hamlenin Washington’ın bölgedeki en önemli iki müttefiki olan Türkiye ile İsrail arasında çatışma riskini artıracağını belirtti.
AFP, Rojava Özerk Yönetimi liderlerinden İlham Ahmed’in salı günü yaptığı açıklamada, “İsrail devletinin tarafında bizim tarafımızla iletişim halinde olan bazı isimler var... ve eğer bu görüşme desteğe yol açarsa, herhangi bir kaynaktan gelecek desteğe açık oluruz,” dediğini bildirdi.
Suriye’de Dürzi, Kürt, Alevi ve Hristiyan azınlıkların özerkliğini teşvik ederek nüfuzunu genişletmeye çalışan İsrail, aynı zamanda Ankara’nın Şam rejimi üzerindeki etkisini dengelemeye çalışan bir politika izliyordu. Ankara 6 Ocak’taki Paris anlaşmasıyla beraber, ABD’nin Suriye’de Türkiye’nin ve İsrail’in çıkarlarını şimdilik uzlaştırdığı ortaya çıktı. İsrail HTŞ’nin hücumuna sessiz kalırken SDG önderliğinin Gazze’de Filistinlileri soykırıma tabi tutan Tel Aviv’den umduğu destek gelmedi.
Ankara ile müzakerelerde başrolü oynayan PKK’nin hapisteki lideri Abdullah Öcalan’ın, 17 Ocak’ta Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İmralı Heyeti üyesi Avukat Faik Özgür Erol ile yaptığı görüşmede, “Paris Anlaşması’yla başlayan sürecin kuzey Suriye’yi de güney Suriye’ye dönüştürmeyi amaçladığını, belli ki Golan ve Süveyda’yı alıp, Şara’ya Fırat ve Dicle arasının vaadinin verildiğini” ifade ettiği aktarıldı. Öcalan ayrıca “Türkiye’nin bunu lehine bir süreç olarak düşünmesinin tarihsel bir hata olacağını söyledi.”
Erdoğan ve Öcalan, İsrail’in Filistin, Lübnan, Suriye ve Ortadoğu genelinde artan etkisine ve “Büyük İsrail” emellerine karşı bir o kadar gerici “Türk, Kürt, Arap” ittifakını öne sürmüştü.
Emperyalizm yanlısı milliyetçiliğe karşı sosyalist enternasyonalist perspektif
SDG’ye dayatılan bu anlaşma emperyalist ve bölgesel kapitalist güçler arasında manevra üzerine kurulu burjuva milliyetçiliği perspektifin iflasını gösteriyor. “Rojava Devrimi”ne dair tüm anlatıya karşın, söz konusu olan 35 yılı aşkın süredir Ortadoğu’yu ve nihayet Suriye’yi mahveden ve yeniden sömürgeleştirmeye çalışan ABD önderliğindeki emperyalist güçlere ve yeni sömürgeciliğe karşı bir mücadele değil, onlarla birlikte verilen bir mücadeleydi.
Bu yağma savaşında Türk burjuvazisi ve diğer Arap rejimleri nasıl emperyalizm yanlısı ve gerici bir rol oynadıysa, Kürt burjuva önderlikleri de gönüllü olarak emperyalizmin vekil gücü oldular. Şimdi emperyalist haydutlar yine Kürt halkı pahasına bu anlaşmanın sona erdiğini ilan ederken Kürt milliyetçi önderliği ABD’ye ve Avrupalı müttefiklerine öfkesini dile getirirken emperyalizm yanlısı çizgisini değiştirmiyor.
Sosyalist Eşitlik Partisi – Dördüncü Enternasyonal’in salı günkü açıklamasında belirttiği gibi:
Kürt milliyetçi hareketinin, emperyalizme karşı çıkmak şöyle dursun onun gönüllü müttefiki olması ve izlediği politika bir hata değil, onun burjuva sınıfsal karakterinin ürünüdür.
Lev Troçki’nin Sürekli Devrim Teorisi’nde açıkladığı gibi, Ortadoğu gibi geç kapitalist gelişmeye sahip bölgelerde burjuvazi, emperyalizme göbekten bağlı olması ve her şeyden çok işçi sınıfından korkması nedeniyle azınlık haklarını tanıyan demokratik bir rejim kurmaktan, toplumsal eşitliği sağlamaktan ya da anti-emperyalist bir politika izlemekten acizdir. Bu görevler, sosyalizm mücadelesinin parçası olarak, tüm ezilenleri burjuvaziye ve emperyalizme karşı işçi iktidarı uğruna mücadelede kendi arkasında birleştirmesi gereken işçi sınıfına düşmektedir.
SDG’nin Suriye’deki El Kaide rejimiyle uzlaşması ne Kürt ne de diğer milliyetlerden ve mezheplerden emekçilerin demokratik ve sosyal özlemlerini karşılayabilir. Bu kırılgan anlaşma, ABD emperyalizminin yağmacı emellerine ve özellikle İran’a karşı savaş hazırlıklarına tabi olacaktır.
Ortadoğu’da ve dünyanın geri kalanında, işçiler emperyalizme ve onun bölgesel ve yerel kapitalist vekillerine karşı çıkmadan çıkarlarını ilerletemezler. Bu, Ortadoğu’da ve uluslararası ölçekte işçi sınıfı içinde emperyalist savaşa karşı sosyalist bir hareketin inşası uğruna mücadele demektir.
