Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi, perşembe günü Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) 4-5 Kasım 2023 tarihli 38. Olağan Kurultayı ile 6 Nisan 2025 tarihli 21. Olağanüstü Kurultayı hakkında “mutlak butlan” kararı vererek mevcut Genel Başkan Özgür Özel ve tüm parti organlarının görevden uzaklaştırılmasına, Kemal Kılıçdaroğlu ile önceki yönetimin göreve dönmesine hükmetti. CHP’nin mahkemeye ve Yüksek Seçim Kurulu’na (YSK) yaptığı itirazlar hemen reddedildi. Parti ayrıca Yargıtay’a da başvuru yaptı.
Bu karar, esasen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümetinin baskısıyla alınmış ve hiçbir hukuki temeli olmayan siyasi bir karardır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve Siyasi Partiler Kanunu uyarınca, bir siyasi partinin kurultayının hukuka uygunluğunu denetleme yetkisi sadece YSK’ye aittir. Bir bölge adliye mahkemesinin bu yetkiyi kullanması, yargı hiyerarşisinin ve anayasal işbölümünün açık ihlalidir.
Üstelik kararın hukuki niteliği, bunun sonuçlarını olağan bir iptalle karşılaştırılamayacak ölçüde ağırlaştırmaktadır. Mutlak butlan, işlemin başından itibaren hiç var olmamış sayılması anlamına gelir. Bu çerçevede Kasım 2023’ten bu yana alınan tüm parti kararları, yapılan tüm atamalar ve yürütülen tüm olağan ve olağanüstü kurultaylar geçmişe dönük olarak hükümsüz kılınmış oldu.
15 baronun ortak açıklamasında kararın “açıkça hukuka aykırı” olduğu net biçimde ifade edildi. Kararın emsal değeri de son derece tehlikelidir: aynı yöntem, herhangi bir siyasi partinin herhangi bir kongresini geçersizleştirmek için devreye sokulabilir. Söz konusu olan zaten sınırlı bir şekilde var olan çok partili demokrasi ve seçme ve seçilme hakkıdır.
Dava sürecine yön veren unsurlardan biri, rüşvet ve ihaleye fesat karıştırma suçlamalarıyla tutuklanan eski Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım’ın “etkin pişmanlık” kapsamında verdiği ifadelerdir. Bu ifadeler doğrudan Başsavcılık tarafından istinaf mahkemesine iletildi. Delegelerin iradelerinin parayla, hediyeyle ve iş vaadiyle satın alındığı iddiaları kararın gerekçesini oluştururken, bu iddialar bağımsız bir yargısal denetimden geçip karara bağlanmamıştır. Yargılama sürecinin kendisi, varılmak istenen sonuca yönelik işlevsel bir baskı aracına dönüşmüştür.
Bu karar bir anda ortaya çıkmadı; söz konusu olan hükümetin sistematik biçimde artan bir baskı politikasının halkasıdır. Süreç, CHP’nin 31 Mart 2024 yerel seçiminde 17 milyondan fazla oy alarak birinci parti olmasıyla tetiklendi. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve CHP’nin ilan edilen cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun anketlerde Erdoğan’ın önünde çıkmaya başlamasıyla hız kazandı.
Şimdiki Adalet Bakanı Akın Gürlek’in 2024 sonunda İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı görevine atanmasıyla CHP’nin seçilmiş belediye başkanlarını hedef alan operasyonlar yoğunlaştı. 2025 Mart’ında İmamoğlu “yolsuzluk” suçlamasıyla tutuklandı ve tutuklama, ülke genelinde polis baskısıyla karşılaşan kitlesel protestolara yol açtı. Eylül ayında bir başka mahkeme, CHP İstanbul il yönetimine kayyım atayarak bugünkü kararın sinyalini verdi. Bu süreç boyunca çok sayıda CHP’li belediye başkanı saf değiştirerek Erdoğan’ın Adalet ve Kalkınma Partisi’ne (AKP) geçti.
Erdoğan hükümetinin CHP’ye yönelik bu saldırısı, salt bir iç siyaset meselesi değildir. Türkiye’de bir başkanlık diktatörlüğünün inşası, küresel çapta mali oligarşinin çıkarlarını geleneksel normlarla savunmakta güçlük çeken hükümetlerin seçimlere, anayasaya ve hukukun üstünlüğüne değil devlet kurumları üzerindeki doğrudan denetimlerine yaslandığı bir dönemde yaşanıyor. Bu eğilim yeni başlamadı ama ABD Donald Trump’ın Beyaz Saray’a dönüşüyle hız kazandı.
Daha önce Erdoğan hükümeti, Kılıçdaroğlu liderliğindeki CHP’nin de desteğini alarak, Kürt siyasi hareketinin seçilmiş önderlerini hedef alan bir yargı operasyonuna başvuruyordu. Bu yüzden Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ gibi eski parti liderleri 2016’dan beri hapisteler. Ancak Ekim 2024’te Ankara ile Kürdistan İşçi Partisi (PKK) arasında müzakerelerin başlamasıyla beraber bu operasyonlar kesilirken CHP’ye yönelik yargı operasyonları başladı.
Trump iktidara döndükten sonra Ankara Washington’ın Ortadoğu’daki emperyalist saldırganlığıyla büyük ölçüde uyumlu hareket etti: Erdoğan Trump’ın Gazze “Barış Kurulu”na girerken ABD’nin İran’a karşı savaşında kendini savunduğu için İran’ı kınadı. Trump’ın “iyi bir lider” ve “dostum” olarak adlandırdığı Erdoğan’la yakın işbirliğinin Türkiye’deki muhalefetin bastırılmasını da içerdiğinden şüphe duyulamaz: İmamoğlu’nun tutuklanmasından üç gün önce Erdoğan Trump’la telefonda görüşmüştü. Bugünkü karardan bir gün önce ise iki lider Türkiye-ABD ilişkileri ve bölgesel konuları görüştü.
Temmuz başında Ankara’da NATO zirvesine ev sahipliği yapmaya hazırlanan Erdoğan, Avrupalı emperyalist müttefikleriyle de bağlarını kuvvetlendirirken onlardan da göstermelik açıklamalar dışında bir tepki beklemiyor. Türkiye, Britanya ve Fransa liderliğinde Ukrayna savaşında Rusya’ya karşı kurulan “Gönüllüler Koalisyonu”na dahil oldu ve bu iki güçle İstanbul Boğazı’nda bir deniz karargâhı oluşturdu. Erdoğan, Avrupa Birliği için sığınmacıları Türkiye’de tutmaya ya da ülkelerine göndermeye devam ediyor. Yani Trump’ın desteğini de almış olan Erdoğan, NATO’daki emperyalist müttefiklerinin bu koşullarda kendisini gözden çıkaramayacaklarını düşünüyor.
Aynısı Türk burjuvazisi için de geçerlidir. Hükümetin işçi sınıfını yoksullaştırma, düşük ücretli ve güvencesiz çalıştırma ve şirketleri zenginleştirme politikası, mali oligarşinin kârlarını ve servetlerini ve hükümete olan güvenini artırıyor. İşçi sınıfının hayat pahalılığına ve dayanılmaz yaşam ve çalışma koşullarına karşı giderek artan direnme işaretleri, burjuvazinin Erdoğan’ın polis devletine neden ihtiyaç duyduğunu açıkça ortaya koyuyor. CHP’nin de aynı egemen sınıfın bir temsilcisi olması, onu bu baskı aygıtının önlemlerinden muaf tutmuyor.
CHP yönetimi mutlak butlan kararını “yargı eliyle darbe” olarak tanımladı. Özel, genel merkez önündeki kalabalığa seslenerek şunları söyledi: “Cumhuriyet Halk Partisi yeniden kaybettiği yıllarına dönsün diye, CHP iktidar olmasın ve AK Parti’nin kara düzeni sürsün diye bugün Atatürk’ün kurduğu partiye darbe girişimi yaşanmıştır… Bu darbeciler yargı gücüyle gelirler. Bu darbeciler tankla, topla, tüfekle, kamuflajla değil; bu darbeciler hakim cübbeleriyle, savcı cübbeleriyle gelirler.”
Parti genel merkezini terk etmeyeceğini açıklayan ve karara direnme çağrısı yapan Özel, ardından aynı kalabalığa “Şimdi gidin yatın, onlar düşünsün,” dedi. Geçen yıl İmamoğlu’nun tutuklanmasının ardından patlak veren kitlesel öfke de aynı şekilde —kontrollü mitingler, sınırlı boykotlar— söndürülmüştü. Özel yine “tüketimden gelen gücü” kullanmaktan söz ederken işçi sınıfının üretimden gelen gücünü harekete geçirmek hiç gündeme gelmedi. Doğrusu, CHP de Erdoğan’ın AKP’si gibi egemen sınıfın sosyal ve siyasal haklara topyekûn saldırısına karşı bağımsız bir işçi hareketinin gelişmesine karşıdır.
Kılıçdaroğlu ise “süreci eski dönem genel başkanlarımızla tam bir uyum içinde yürüteceğiz,” diyerek mahkeme kararını açıkça kabullendi. Kılıçdaroğlu’nun karardan bir gün önce “arınma” ve “iç muhasebe” çağrısı yapan bir video yayımlamış olması, onun karardan önceden haberdar olduğunun açık bir işaretidir. Zira Kılıçdaroğlu’nun hukuksuzca göreve dönmeyi kabul etmemesi halinde hükümetin “mutlak butlan” planı büyük ölçüde boşa düşerdi.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti), kararı “siyasi baskı operasyonu” olarak nitelendirdi ancak asıl kaygısı kararın PKK-Ankara müzakere sürecine gölge düşürmesi oldu. Bu tutum, demokratik hakları değil yürütülmekte olan müzakere sürecini önceliklendiriyor. Dahası, “siyasi baskı operasyonu” yapan Erdoğan hükümetinin aynı anda Kürt sorununda demokratikleşme ve barış yönünde adımlar atabileceği yanılsamasını beslemeye devam ediyor. Aynı yanılsama, müzakereleri destekleyen CHP tarafından da desteklenmektedir.
Çeşitli “sol” partiler, geçtiğimiz yılki kitlesel protestolar sırasında olduğu gibi, hükümet baskısı karşısında CHP’yi eleştirisiz destekleme ve onunla fiili siyasi ittifak tavrını sürdürüyor. Geçtiğimiz yıl bu, emekçiler ve gençlik içinde bağımsız bir hareketin gelişmesini engellemeye hizmet etmişti. Dahası onların hiçbiri, 2023 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde emperyalizm yanlısı ve göçmen karşıtı programına rağmen Kılıçdaroğlu’nun adaylığını desteklemelerinin siyasi hesabını vermemiştir. Bunun nedeni bu siyasi eğilimlerin ulusal burjuvaziye yönelimleri ve anti-Marksist tarihsel ve siyasi kökenleridir.
Temel demokratik hakları savunmak üzere harekete geçirilmesi gereken toplumsal güç, işçi sınıfıdır. Geçen yılki protestolar, milyonlarca emekçi ve gencin Erdoğan hükümetinin polis devleti baskısına ve sosyal saldırısına karşı mücadele etmeye hazır olduğunu ortaya koydu. Bu yılki Migros, Polyak Madencilik ve Doruk Madencilik işçilerinin grev ve direnişleri ise sendika bürokrasisinin kontrolünün dışında, militan bir işçi hareketinin filizlendiğine işaret ediyor.
Sosyalist Eşitlik Partisi – Dördüncü Enternasyonal, uzlaşmaz siyasi farklılıklarından bağımsız olarak, CHP’nin seçilmiş yönetiminin yargı eliyle görevden uzaklaştırılmasına ve demokratik haklara yönelik saldırıya karşı çıkmaktadır. Ancak bu saldırıya karşı mücadele, tüm siyaset kurumundan bağımsız, uluslararası sosyalist bir perspektifle örgütlenmiş bir işçi sınıfı hareketiyle ileriye taşınabilir. Bu amaçla her işyerinde, okulda ve mahallede; kemer sıkmaya, baskıya ve savaşa karşı taban komiteleri inşa edilmeli ve işçi sınıfının muazzam gücü harekete geçirilmelidir.
