28 Nisan’da ilgili bakanlıklar ile taban sendikası Bağımsız Maden-İş arasında yapılan görüşmenin ardından Doruk Madencilik işçilerinin ödenmemiş ücretleri ve diğer hakları için Ankara’da yürüttüğü mücadelede tüm taleplerinin kabul edildiği açıklandı. İşçilerin alacaklarının bir kısmının ödendiği, kalan kısmının ise mayıs ayının ortasına kadar ödeneceği bildirildi.
Bağımsız Maden-İş Genel Başkanı Gökay Çakır yaptığı açıklamada “Sadece maaşlar değil, tazminat hakları ve tüm özlük hakları da kapsama dahil. İşten ayrılmak isteyen ve tazminat hakkı olan tüm işçilerin ödemeleri 15 gün içinde yapılacak. Şirket bu konuda söz verdi,” dedi.
Madencilerin direnişi, işçi sınıfının gelişen mücadeleleri için önemli dersler içeriyor. Yüzden fazla madenci, yıllardır gasp edilen ücretlerini ve haklarını almak için 13 Nisan günü Bağımsız Maden-İş öncülüğünde Eskişehir’den Ankara’ya yürüyüş başlattı. Yaklaşık 190 kilometrelik yolu 9 günde yürüyerek başkente ulaştılar ve eylemlerini burada sürdürdüler.
Madencilerin direnişi başkente taşımaları sınıf mücadelesini ülke gündemine taşımaları anlamına geldi. Ankara halkının desteğinin yanı sıra ülke çapında işçiler, aydınlar ve sanatçılar madencilere desteklerini ilan ettiler. Burjuva basın ve siyaset kurumu da madencilerin mücadelesini gündemlerine almak zorunda kaldılar; elbette bunun daha büyük bir işçi sınıfı hareketini tetiklemesini engelleme amacıyla.
Ortadoğu’da İran’a karşı savaşın etkilerinin ve hayat pahalılığının yol açtığı ekonomik yıkımın ortasında sınıf mücadelesindeki bir parlamanın büyük bir halk desteğini harekete geçirmesi, egemen sınıfın asıl kaygılarını açığa vurdu. Bu nedenle Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümeti, harekete başından itibaren düşmanca yaklaşan sendika konfederasyonlarının kontrolü dışında gelişen bu mücadeleyi bastırmak için işçilerin ve liderlerinin demokratik haklarına amansız bir saldırı yürüttü.
Bağımsız Maden-İş Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu, Eskişehir’den yürüyüş başlamadan kısa süre önce tutuklanıp hapse atıldı. İşçiler Ankara’ya ulaştıklarında polis baskısı ve ablukası ile karşılaştılar. Anayasal protesto ve yürüyüş hakları engellendi. Biber gazlı saldırılara uğrayan madenciler ile Aksu ve Çakır defalarca topluca gözaltına alındılar. İşçiler baskılara açlık grevi başlatarak ve tüm işçi sınıfını mücadeleye çağırarak yanıt verdiler. Çağrıya yanıt olarak çeşitli fabrikalardan destek açıklamaları gelirken Ankara Tabip Odası madencilerin sağlık durumuyla ilgilenmek üzere harekete geçti.
Dünya Sosyalist Web Sitesi ve Sosyalist Eşitlik Partisi, Türkiye ve uluslararası işçi sınıfını madencileri ve işçi liderlerini savunmaya çağırdı. WSWS’de çıkan makaleler çok sayıda dilde yayımlanırken, Uluslararası Çevrimiçi 1 Mayıs Toplantısı’nda yapılan konuşmalarda Doruk Madencilik işçilerinin mücadelesine özellikle dikkat çekildi ve devlet baskısı mahkum edildi.
Madencilerin devlet baskısı karşısındaki cesareti ve kararlılığı, nesnel koşulların işçi sınıfını mücadeleye yöneltmesinin bir örneğini oluşturuyor. Başaran Aksu kazanımın ardından yaptığı konuşmada işçilerin mücadeleye atılışını şöyle açıkladı: “Yıllarca siyasi mekanizmalarla, idari mekanizmalarla, sarı sendikalarla 16 yıl boyunca baskılanmış işçiler son çare olarak bizimle iletişime geçtiler.” Türk-İş konfederasyonuna bağlı Türkiye Maden-İş sendikası, madencilerin haklarının gasp edilmesi sürecinde şirkete suç ortaklığı yapmıştı.
Aksu, antikomünist propagandanın başarısız olduğuna şu sözlerle ifade etti: “Bizim için vatan haini, tehlikeli, agresif, terörist, aklınıza ne geliyorsa, işçiler bizden uzak dursun diye propaganda yapıp tehditler savurdular.”
Kapitalist sistemin emperyalist savaşı ve otoriterleşmeyi körükleyen çözümsüz çelişkileri, aynı zamanda her yerde sınıf mücadelesini yoğunlaştırıyor. İşçiler hükümetlerin savaşa ve militarizme aktardığı kaynakların bedelini ödemeye zorlanıyor; sosyal harcamalar kesilirken toplumsal servet bankalara ve şirketlere aktarılıyor. Kitlesel işten çıkarmalar, hayat pahalılığı, gerileyen ücretler işçileri sefalete sürüklerken bir avuç kapitalist oligarkın serveti görülmemiş seviyelere yükseliyor. Güvencesiz ve tehlikeli çalışma koşulları yaygınlaşıyor, işyerlerinde ölümler artıyor ve işçi sınıfının bu dayanılmaz koşullara artan muhalefetini bastırmak için demokratik haklar ortadan kaldırılıyor.
Geçtiğimiz aylarda kazanımla sonuçlanan Polyak madencilerinin ve Migros depo işçilerinin fiili grevlerini takip eden Doruk Madencilik işçilerinin mücadelesi, bu nesnel koşulların tetiklediği gelişen işçi hareketinin bir parçasıdır ve bundan sonrakiler için ilham kaynağı olacaktır.
Nitekim 29 Nisan’da, madencilerin direnişi kazanımla sonra erdikten hemen sonra, Çanakkale Biga’daki Doğtaş Mobilya’da ve Düzce’deki Kelebek Mobilya’da yaklaşık 2 bin işçi, toplu sözleşmeden kaynaklanan promosyon hakları için iş bıraktı. Uzun süredir talepleri şirket tarafından yanıtsız kalan işçiler, önceki iki hafta boyunca Doruk Madencilik işçilerinin direnişine ve hakları için tek yolun fiili mücadeleden geçtiğine şahit olmuşlardı.
Yeni bir işçi hareketinin gelişiminin ilk aşamalarını ifade eden bu mücadelelerden hangi sonuçlar çıkarılmalıdır?
Öncelikle bir işçi hareketi ancak Türkiye’de ve uluslararası ölçekte şirketlerin ve devletlerin bir uzantısı işlevi gören sendikal aygıttan bağımsız ve ona karşı mücadele içinde gelişebilir.
İşçilerin bugünkü koşulları, sendikaların on yıllardır şirketlerle ve devletle yaptıkları işbirliğiyle ve verilen tavizlerle yaratılmıştır. Hükümet temsilcileriyle yakın bağlantıları olan Doruk Madencilik sahibi Yıldızlar SSS Holding İnsan Kaynakları X’te yaptığı açıklamada madencilere yönelik saldırıları “mevzuat çerçevesinde yetkili sıfatına haiz Türkiye Maden-İş sendikası ile sürekli iletişim halinde sürdürdüklerini” itiraf etmişti.
Burjuva ve küçük burjuva muhalefet partilerinin kontrolündeki DİSK’in diğer konfederasyonlardan özünde farklı olmadığı hiç olmadığı kadar açığa çıkmıştır. Onlar da özellikle Avrupalı sendikal müttefikleri gibi sınıf mücadelesini “sol”dan bastırma işlevi görüyorlar.
Bu mücadeleler ve işçi liderlerinin tutuklanması karşısında üç maymun rolünü oynayan DİSK yönetiminin geniş kitlelerin gözünde itibarını yitirmiş olması, sınıf mücadelesindeki radikalleşmenin bir ifadesidir. DİSK içinden 11 sendikanın madencileri destekleyen ortak açıklamalar yapması, bağımsız işçi hareketinin gelişmesinin bu bürokratik aygıtları parçalama eğilimine işaret etmektedir.
İşçilerin çıkarması gereken bir diğer sonuç ise mücadeleyi ilerletmek için hükümete ya da kapitalist düzen partilerine değil işçi sınıfının diğer kesimlerine seslenme ve onun kolektif gücünü harekete geçirme gerekliliğidir. Talepleri kabul edip “garantör” olan devlet aygıtının madencileri şiddetle bastırmaya çalıştığı unutulmamalıdır. Bu, verilen sözlere güvenilmemesi gerektiğini göstermektedir.
Madencilerin eylemi Eskişehir’de yalıtılmış halde kalsaydı bir yenilgi kaçınılmazdı. Bağımsız Maden-İş Genel Başkanı Çakır sınıf dayanışmasının öneminin altını şu sözlerle çizdi: '150 işçiyle eylem başlattık ama 86 milyonun bizim yanımızda olduğunu gördük.”
Madencilerin yıllarca gasp edilen haklarını mücadele ederek alması, başlı başlına önemli bir kazanımdır. Bununla birlikte, kazanımların kalıcı hale getirilmesi, ekonominin özel kâr yerine insanların ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlenmesini gerektirmektir. Başaran Aksu da madencilere seslenirken “Sendika, Bağımsız Maden İş de olsa, son tahlilde sömürüyü kabul eden bir araçtır,” diyerek bu gerçeği ifade etmiştir.
İşçiler, sosyal ve ekonomik hakları uğruna mücadeleyi kapitalist sömürüyü ortadan kaldırmayı hedefleyen daha geniş kapsamlı bir mücadeleyle birleştirmelidir. Madenler, holdingler, bankalar ve diğer kritik iş kolları işçi denetiminde kamulaştırılmalıdır. Bu, işçi iktidarı ve uluslararası sosyalizm uğruna mücadele demektir.
Kapitalizmin bir dünya sistemi olması ve işçi sınıfının küresel bir sınıf olması, bu mücadelenin ancak uluslararası temelde geliştirilebileceğini göstermektedir. İşçiler, küresel bir stratejiyle ve örgütlenmeyle karşı konulabilecek küresel bir kapitalist saldırıyla karşı karşıyadır. Sendikal bürokrasilerin teşvik ettiği milliyetçilik, yalnızca işçileri bölmeye hizmet etmekte ve kapitalistlerin ekmeğine yağ sürmektedir.
ABD’de Birleşik Otomotiv İşçileri (UAW) sendikasının başkanlık seçimine “yetki tabana” sloganıyla aday olan Mack Trucks işçisi Will Lehman’ın, BİRTEK-SEN lideri Mehmet Türkmen’in tutuklanmasının ardından yaptığı açıklamada belirttiği üzere, “Şirketler küresel ölçekte faaliyet yürütmekte ve saldırılarını sınırların ötesinde koordineli biçimde yapmaktadır. Bizim yanıtımız da aynı nitelikte olmak zorundadır.”
Üretimin, tedarik zincirlerinin ve iletişim teknolojilerinin dünya çapında nesnel olarak bütünleştirdiği küresel işçi sınıfı, insanlığın karşı karşıya olduğu temel sorunları sosyalist bir program temelinde çözebilecek toplumsal gücü oluşturmaktadır. İleriye giden yol, bu devasa gücün siyasi olarak bilinçli ve örgütlü hale getirilmesinden geçmektedir. Taban Komitelerinin Uluslararası İşçi İttifakı (TK-Uİİ), bu yakıcı ihtiyaca yanıt vermek üzere kurulmuştur.
