15 Temmuz darbe girişiminin onuncu yılı

Darbe girişimi sırasında Türkiye’nin başkenti Ankara’da, insanlar tankları durdurmaya çalışırken tanklar pozisyonlarını alıyor. Bir grup Türk askeri tanklar, savaş uçakları ve helikopterler kullanarak Türkiye Cumhurbaşkanı’nı ve hükümeti devirmek amacıyla bir komploya girişmişti, 15 Temmuz 2016. [AP Photo/Burhan Ozbilici, File]

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümetini devirmeyi amaçlayan 15 Temmuz başarısız askeri darbe girişiminin üzerinden on yıl geçti. Erdoğan hükümeti bu yıl dönümünü “İrade Bizim, Zafer Bizim” gösterileriyle bir “demokrasi zaferi” olarak kutlarken, o gecenin ve ardından gelen on yılın gerçek dersleri resmi anlatının tümüyle dışında kalıyor.

Erdoğan’ın “demokrasi zaferi” anlatısı, 2024 yerel seçimlerinden birinci parti olarak çıkan Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) seçilmiş temsilcilerine yönelik siyasi darbe ve demokratik hakların hiç olmadığı kadar aşınması eliyle çürütülüyor. Erdoğan on yıl öncesine göre daha da artan toplumsal eşitsizliği ve sınıfsal gerilimleri baskı yoluyla kontrol altına almaya çalışırken, onun “demokrat rakibi” olduğunu iddia eden CHP’nin seçilmiş lideri Özgür Özel, bugün Erdoğan’ın baskı harekâtına onay veren aynı emperyalist güçlere sesleniyor ve bir toplumsal patlama uyarısında bulunuyor. On yıl önce darbe girişiminin arkasında olmakla suçlanan ABD ve Avrupa liderleri, sadece bir hafta önce Ankara’daki NATO zirvesinde kırmızı halıyla ağırlanırken, savaşa, soykırıma ve NATO entrikalarına karşı çıkan yüzlerce kişi hukuksuzca gözaltına alındı.

İddianamelere göre, yaklaşık 3 bini ne yaptıklarını bilmeyen erbaş ve askeri öğrenci olmak üzere 8 bin 600’den fazla asker darbe girişimine doğrudan katılmıştı. Sonradan yapılan temizlikte generallerin yüzde 40’ı tasfiye edildi. Bir tim, Erdoğan’ı Marmaris’te ele geçirmek üzere gönderilmiş ama başarısız olmuştu. Erdoğan’ın medya üzerinden halkı darbeye karşı meydanlara çağırması, darbenin başarısızlığa uğramasında kritik bir dönüm noktası oldu. Ancak kitlelere yönelik bu çağrı, daha sonra darbenin arkasındaki emperyalist-kapitalist mekanizmayı hedef almaktan bilinçli olarak kaçındı. O sırada gözden çıkarılmış olsa da Erdoğan bu mekanizmanın önemli bir parçasıydı.

Darbeci subayların 200’den fazla zırhlı araç, onlarca tank, helikopter ve F-16 uçağı kullandığı girişim sırasında TBMM, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi, Özel Harekât Dairesi ve TÜRKSAT savaş uçaklarıyla bombalandı. Resmi rakamlara göre, 253’ü darbeye direnirken öldürülenler olmak üzere 287 kişi öldü. NATO’nun ortak kullandığı İncirlik Üssü, darbeci jetlere havada yakıt ikmali için kullanıldı; üs komutanı girişim çökünce üsteki ABD karargâhına sığınmaya çalıştı.

Darbe bastırıldıktan sonra 125 binden fazla kamu görevlisi ihraç edildi, on binlercesi tutuklandı, yüzlerce dernek, medya kuruluşu ve sendika kapatıldı. Darbe girişimini yenilgiye uğratan Erdoğan, bunu tüm muhaliflerini ezdiği bir başkanlık diktatörlüğü inşa etmeye yönelik bir karşı saldırı için kullandı. Tasfiye ve tutuklamalar yalnızca darbecileri değil; solcuları, Kürt siyasetçileri ve işçi hareketini de hedef aldı.

Darbenin hemen ardından Çalışma Bakanı Süleyman Soylu “darbenin arkasında ABD var” derken, Erdoğan darbeyi 1960’tan beri işbaşındaki bir “üst akıl”a bağladı. Bu, özellikle 12 Eylül 1980’deki olmak üzere, önceki askeri darbelerde ABD’nin oynadığı inkâr edilemez role yapılan bir göndermeydi. Darbe girişimi sırasında on binlerce kişinin sokağa çıkması ve halkın ezici çoğunluğunun darbeyi desteklememesi, bu kanlı darbelerin emekçi kitlelerin bilincinde hâlâ canlı olmasıyla da bağlantılıydı.

Ancak resmi anlatı hızla, tümüyle ABD’deki İslamcı vaiz Fethullah Gülen ve örgütüne odaklanan bir çerçeveye çekildi; yargılamada ABD-NATO’nun parmağını açığa çıkarmaya yönelik hiçbir çaba gösterilmedi; NATO’dan çıkılması ya da Türkiye’deki ABD-NATO üslerine ve çıkarlarına el konulması söz konusu bile olamazdı. Gülen’in sağ kolu olduğu öne sürülen ve 16 Temmuz’da Ankara’daki Akıncı Hava Üssü’nde yakalanan Adil Öksüz, 18 Temmuz’da kayıplara karışmak üzere serbest bırakıldı. Haberlere göre Berlin, Öksüz’ün Almanya’da olduğuna dair iddialar hakkında açıklama yapmayı reddetti.  

Bunların Ankara tarafından da hasıraltı edilmesi, Türk burjuvazisinin Türkiye’nin ABD-NATO ile askeri-stratejik ittifakının yeniden istikrara kavuşturulması yöneliminin siyasi ifadesidir.

Oysa İkinci Dünya Savaşı sonrası Soğuk Savaş döneminde kurulan, CIA ile bağlantılı Komünizmle Mücadele Dernekleri’nden gelen, 1990’larda eski Sovyet Türki cumhuriyetlerinde ABD’nin etki stratejisi ile uyumlu bir İslami okullar ağı kuran ve 2002’de Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) iktidara gelmesinden itibaren Erdoğan ile Washington arasında köprü işlevi gören Gülen, tam bir ABD ve CIA varlığıydı. Gülen’in 2008’deki yeşil kart başvurusuna onay mektupları yazanlar arasında, CIA Ulusal İstihbarat Konseyi eski başkan yardımcısı Graham E. Fuller, CIA eski yetkilisi George Fidas ve ABD’nin Türkiye eski Büyükelçisi Morton Abramowitz vardı.

Asya ile Avrupa’nın, Akdeniz ile Karadeniz’in birleştiği noktada bulunan, Rusya’ya ve İran’a karşı ve Ortadoğu’da tam egemenlik peşinde koşan Amerikan stratejisinde böylesine kritik bir NATO müttefikinde böyle bir darbe girişiminin Amerikan ordu ve istihbarat teşkilatı içindeki unsurlardan bağımsız düzenlendiğini düşünmek saflık olur. Darbeden sonra Erdoğan hükümetinin ısrarlı girişimlerine karşı Washington Gülen’in iadesini reddetti. Soylu, Interpol başvurularının işleme alınmamasının darbeye uluslararası desteğe işaret ettiğini öne sürdü.

NATO’nun başlıca güçlerinin darbe sırasında verdikleri tepkiler, onların eğer darbeyi doğrudan düzenlemediyseler bile ona göz yumduklarını açıkça ortaya koydu. ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin ilk resmî açıklaması, darbeyi kınamayan, yalnızca Türkiye’de “istikrar, barış ve devamlılık” temennisinde bulunan kaçamak bir açıklamaydı. Washington ve Berlin, ancak darbenin başarısız olacağı belli olduktan sonra Erdoğan’ın “seçilmiş hükümet”ini desteklediklerini açıkladılar.

Başarılı olması halinde darbenin bu güçlerce memnuniyetsizlikle karşılanacağını gösteren hiçbir işaret yoktu. Darbeden sonraki günlerde Amerikan ve Alman siyaset ve medya kurumu, darbe girişimini ve darbecileri kınamak yerine Erdoğan’ın onları bastırmasını kınamaya odaklandı ve ikiyüzlü bir şekilde “demokratik haklar”a vurgu yaptı. 18 Temmuz’da Washington Post, Kerry’nin bir basın açıklamasındaki sözlerini şöyle aktarıyordu: “NATO, önümüzdeki günlerde Türkiye’nin, üyelerin demokratik yönetime bağlı kalması yönündeki ittifak şartını yerine getirip getirmediğini kontrol edecek.”

ABD’nin Ortadoğu’daki askeri operasyonlarını yöneten ABD Merkez Komutanlığı’nın başındaki General Joseph Votel, ordu içindeki temizliğin “çok ama çok kaygı verici” olduğunu söyleyince, Erdoğan şöyle tepki vermişti: “ABD’li general, bu sözleriyle, darbecilerin yanında yer almaktadır. O, bu açıklamalarıyla kendisini açığa vurmuştur.”

Darbe, salt Erdoğan ile Gülen arasındaki bir iktidar kavgasının değil, küresel kapitalist sistemin derinleşen krizinin bir ürünüydü. Darbe öncesinde Ankara, ABD ve diğer emperyalist NATO müttefikleriyle temel jeopolitik meselelerde giderek artan bir çatışma içine girmişti: 2013’te ABD Başkanı Barack Obama yönetimi Mısır’da Müslüman Kardeşler’den seçilmiş İslamcı Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’ye karşı düzenlenen askeri darbeye tam destek verirken, Erdoğan darbeyi sert biçimde kınadı.

2011’de Suriye’de başlatılan ve Ankara’nın da derinlemesine dahil olduğu rejim değişikliği savaşında Washington’ın İslamcı vekilleri yerine giderek Kürt milliyetçisi milislere dayanması, Türk burjuvazisi ve devleti için büyük bir tehdit olarak görüldü: güney sınırında ABD destekli bir Kürt idari oluşumunun ortaya çıkması, en büyük Kürt nüfusa ev sahipliği yapan Türkiye’de de benzer sonuçlar doğurabilirdi. Erdoğan hükümeti buna, Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ile devam eden müzakereleri sonlandırarak yanıt verdi: Ankara’nın Suriye’deki İslamcı vekilleri ABD destekli Kürt güçlerine karşı desteklendi ve içerideki seçilmiş Kürt temsilcilere şiddetli bir baskıya girişildi. Suriye’deki bu anlaşmazlık, ABD’nin asıl hedefi olan İran’ın ve Rusya’nın ülke ve bölgedeki etkisini artırmasına yol açabilirdi. Darbe girişiminden sonra Ankara gerçekten de Suriye’de İran ve Rusya ile bir üçlü mekanizma kurdu ve Kürt hareketini bastırma hedefini Şam rejimini devirme çabasının önüne koydu. NATO liderleri darbe girişiminin sonucunu beklerken İran ve Rusya liderlerinin darbeyi ilk kınayanlar arasında olması bir tesadüf değildi.

Moskova’nın Suriye’de Devlet Başkanı Beşar Esad rejimini savunmak üzere savaşa müdahil olmasının ardından Kasım 2015’te Türkiye’nin sınırda bir Rus uçağını düşürmesi üzerine iki ülke neredeyse savaşa sürükleniyordu. Erdoğan Haziran 2016’da Putin’e bir özür mektubu göndermiş, Moskova’yla yakınlaşmaya ve Suriye’de Washington’ın kontrolü dışında bir çözüme yönelmişti.

NATO’nun güney kanadındaki en büyük ordunun Moskova ile bir ittifaka yönelme tehlikesi, emperyalist güçler için kabul edilemezdi. Darbeden yalnızca sekiz gün önce, 8 Temmuz 2016’da Varşova’daki NATO zirvesinin temel odağı, Rusya’ya karşı cepheleşmenin tırmandırılması olmuştu. Kiev’deki Rusya karşıtı, aşırı sağcı 2014 darbesinin üzerinden henüz iki yıl geçmişti ve NATO güçleri Ukrayna üzerinden Rusya ile bir savaşı giderek kışkırtmaya yöneliyordu.

Tüm bu çatışmalar, özünde, Stalinist bürokrasinin 1991’de SSCB’yi dağıtmasının ardından dizginlerinden boşalan ABD önderliğindeki emperyalist saldırganlığın Türkiye’yi de girdabına çekmesinden doğmuştu. Türk burjuvazisi ABD ve müttefiklerinin Irak, Afganistan, Libya ve Suriye’ye yönelik saldırganlığına ve NATO’nun doğuya doğru genişlemesine kendi çıkarları doğrultusunda suç ortaklığı yapmıştı ama şimdi bunların sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda kalıyordu.

Erdoğan, darbenin bastırılmasının ardından Türkiye’de ve Suriye’de Kürt hareketini ezme girişimini tırmandırdı; Suriye’ye doğrudan askeri harekâtlar düzenlendi ve ülkenin kuzeybatısı kontrol altına alındı. Bu, doğrudan ABD politikasına karşı bir hamleydi.

Darbe sonrası yıllarda gerilimler devam etti. Ankara’nın Moskova’dan S-400 hava savunma sistemleri satın almasına yanıt olarak Trump’ın ilk döneminde Türkiye’ye CAATSA yaptırımları uygulandı. Erdoğan sonunda Gülen’in iadesini elde edemeden, darbeye karışmakla suçlanıp tutuklanan Rahip Andrew Brunson’ı Trump’ın baskısıyla 2018’de serbest bıraktı. Gülen, 2024’te ABD’nin koruması altında, Pensilvanya’da öldü. Ankara ile Washington arasındaki ilişkiler Joseph Biden döneminde de inişli çıkışlı devam etti. Ancak Trump’ın Ocak 2025’te Beyaz Saray’a dönmesi bir dönüm noktası oldu. Söz konusu olan Trump’ın ilk dönemindeki yaptırımlarından ve Erdoğan’a yönelik tehditlerinden pişman olması değil, Türkiye’nin Rusya’ya ve İran’a karşı ABD saldırganlığıyla çok daha uyumlu bir politikaya yönelmesiydi.

Suriye’deki rejim değişikliği savaşı, Aralık 2024’te Erdoğan hükümeti destekli İslamcı vekillerin başrol oynadığı bir operasyonla Esad’ı devirerek “başarıya” ulaştı; bu hem İran’ın hem Rusya’nın bölgedeki etkisine ağır bir darbe vurdu. Ankara Moskova ile denge politikasını giderek terk ederken Karadeniz Ukrayna’nın Rus askeri ve ticari varlıklarına karşı NATO destekli saldırılarının bir alanı haline gelmeye başladı. Temmuz 2026’da Ankara’da düzenlenen NATO zirvesi hem yeniden silahlanmayı hem de Ukrayna’nın Rusya’nın içlerine artan saldırılarını yüceltti.

Bugün Erdoğan liderliğindeki Türkiye, ABD’nin İran’a karşı savaşında ve Ortadoğu’ya egemen olma yöneliminde vazgeçilmez görülüyor; İsrail ile artan rekabetine ve çatışmasına karşın, Ankara Trump’ın Gazze’deki “Barış Kurulu”nda yer alıyor. Türkiye, ABD’nin Çin’i ve onun Kuşak ve Yol gibi büyük ekonomik projelerini hedef alan saldırganlığında da çok önemli görülüyor.

15 Temmuz darbe girişiminden on yıl sonra, ona yol açan uluslararası jeopolitik ve sınıfsal gerilimler hiç olmadığı kadar artmış durumda. Dünya emperyalizminin merkezi ABD’de Trump’ın 6 Ocak 2021’de giriştiği başarısız darbe, demokratik yönetim biçimlerinin dünya çapındaki çöküşünün en keskin ifadesiydi. Trump’ın 2025’te Beyaz Saray’a dönmesi, ancak Demokratların onu yargılayıp hapse atmak şöyle dursun onun önünü açmasıyla mümkün oldu. Her iki darbe girişimi de burjuvazi içinde hiçbir hizbin demokratik hakları tutarlı bir şekilde savunamayacağını ya da emperyalizme karşı çıkamayacağını bir kez daha kanıtlamıştır.

Lev Troçki’nin Sürekli Devrim Teorisi’nde açıkladığı gibi, emperyalist savaş ve dünya sosyalist devrimi çağında bu görevler, ancak işçi sınıfının iktidarı almasıyla ve uluslararası bir ölçekte çözüme kavuşturulabilir. Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin Türkiye şubesi olan Sosyalist Eşitlik Partisi hem emperyalist güçlere hem de Erdoğan rejimine ve burjuva muhalefete karşı işçi sınıfını bu perspektif temelinde seferber etmeyi amaçlayan amansız bir siyasi mücadele temelinde kurulmuştur.

Loading