Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümetinin, 1999’dan bu yana İmralı Adası’nda hapiste tutulan Abdullah Öcalan’ın önderliğindeki Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ile yürüttüğü müzakerelerin ürünü olan ve esasen PKK’nin teslim olması üzerine kurulu “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi”, pazartesi günü TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilerek yasalaştı.
“Çerçeve yasa” olarak anılan 12 maddelik düzenlemenin açık oylamasına 561 milletvekili katıldı. Oylamada 467 kabul, 87 ret ve 7 çekimser oy kullanıldı. Meclis başkanına göre teklif, meclis tarihinde bir kanunun aldığı en yüksek destek oranlarından biriyle geçti.
Oyların parti dağılımı, siyaset kurumunun yasa konusundaki mutabakatını ortaya koyuyor: Erdoğan’ın Adalet ve Kalkınma Partisi’nden (AKP) 268; Milliyetçi Hareket Partisi’nden (MHP) 44; Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi’nden (DEM Parti) 55 ve Demokratik Bölgeler Partisi’nden (DBP) 2; İslamcı HÜDA PAR’dan 4, Saadet Partisi’nden 1; Yeni Yol Partisi’nden 16; bağımsız 7 ve Demokratik Sol Parti’den (DSP) 1 milletvekili “evet” oyu verdi.
Uzun süredir siyasi güdümlü yargı operasyonlarına maruz kalan ve seçilmiş yönetimi hukuk dışı bir yargı kararıyla görevden alınarak eski genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun başına atandığı Cumhuriyet Halk Partisi’nden (CHP) 29 vekil “evet”, 2 vekil “hayır” derken 14’ü oylamaya katılmadı. Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) üç milletvekilinin ve Emek Partisi’nin (EMEP) iki milletvekilinin tamamı “evet” oyu kullandı.
87 ret oyunun 54’ü CHP’den kopan Özgür Özel önderliğindeki Yeni Parti’den geldi. Yeni Parti’den 35 milletvekili “evet” oyu verdi. İYİ Parti’den 29 hayır oyu gelirken 1 bağımsız ve Demokrat Parti’den 1 milletvekili de ret oyu verdi. Yeniden Refah Partisi’nin dört milletvekili ile Yeni Yol’dan üç milletvekili çekimser kaldı.
Mutabakat neyin ifadesi?
Bu tablo ne bir demokratikleşme mutabakatının ne de bir “barış” iradesinin ifadesidir. Türk ve Kürt siyaset kurumunun ezici çoğunluğunun bu uzlaşması, egemen sınıfın bölge genelinde ABD emperyalizmi önderliğinde yoğunlaşan savaş ortamında, Washington’ın Ortadoğu’ya tam hâkim olma yönelimiyle uyumlu bir şekilde saflarını sıklaştırma ve çıkarlarını uzlaştırma çabasının bir ürünüdür.
Meclis komisyonunun şubat ayında kabul ettiği ortak rapor bunu açıkça yazmıştı: “Değişen küresel ve bölgesel şartlar, iç cepheyi tahkim etmeyi bir tercih olmaktan çıkarıp gereklilik hâline getirmiştir.” Erdoğan da yaklaşık iki sene önce müzakereler başlarken, İsrail’in Gazze’den Lübnan’a taşıdığı savaş İran’a ve Türkiye sınırlarına doğru yaklaşırken cephe gerisini güçlendirmeye çalıştıklarını ilan etmişti.
Bu girişimin gerici karakteri, onun emperyalizm destekli ve emperyalist saldırganlıkla uyum içinde bir girişim olmasında açıkça görülmektedir. Dünya Sosyalist Web Sitesi’nin başından beri açıkladığı gibi, Ankara-PKK müzakereleri ABD’nin Ortadoğu’daki saldırganlığına karşı değil, onun bir parçası olarak gelişmiştir. Suriye’de ve bölge genelinde İsrail ile artan bir rekabet içinde olan Ankara, Öcalan’ın yardımıyla, Türkiye, Suriye, Irak ve İran’da örgütlü PKK önderliğindeki Kürt hareketini 40 yıllık düşmandan bir müttefike çevirmeye çalışmaktadır. Washington, bu müzakereleri İran karşıtı eksenin daha da sağlamlaştırılması olarak görüyor ve destekliyor.
Düzenleme bir siyasi af içermiyor; teslim olacak olan ya da hapisteki PKK üyeleri ya da üyesi olmakla suçlanan kişiler için bile bir af değil, koşullu ve tehditkâr bir erteleme rejimi kuruyor. Yasanın uygulaması, örgütün varlığına son verdiğinin güvenlik kurumlarınca tespit edilip Millî Güvenlik Kurulu tarafından teyit edilmesine bağlandı ve cumhurbaşkanı yardımcısı başkanlığında adalet, dışişleri, içişleri ve millî savunma bakanları ile cumhurbaşkanlığı genel sekreteri, MİT başkanı ve MGK genel sekreterinden oluşan sekiz kişilik bir kurula devredildi. “Örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen kasten öldürme” suçu ile 1 Haziran 2005’ten önce işlenen müebbet veya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezaları kapsam dışı bırakıldı. Böylece başta Öcalan olmak üzere PKK’nin birçok önder kadrosunun kapsam dışında bırakılmasının amaçlandığı anlaşılıyor. Yasadan yararlananlar yıllarca siyaset yasağı altında, yeniden hapse atılma tehdidiyle yaşayacaklar.
DEM Parti ve Kürt burjuva önderliği
Müzakerelerin sürdürülmesinde ve yasanın “barış” ve “demokratikleşme” yolunda bir adım olarak sunulmasında başrolü Öcalan’ın yanı sıra DEM Parti oynadı.
DEM Parti Eş Başkanı Tuncer Bakırhan Genel Kurul’da, “[b]ir asırlık Kürt meselesi, çatışmanın gölgesinden hukukun zeminine taşınıyor… bu süreç Türkiye’yi büyütecek ve refaha kavuşturacak bir süreçtir,” dedi ve konuşması, Kürt halkına yönelik onlarca yıllık baskı politikasının başlıca destekçilerinden biri olan MHP lideri Devlet Bahçeli tarafından alkışlandı.
Oysa DEM Parti’nin desteklediği metinde Kürt halkının adı geçmiyor. Terörle Mücadele Kanunu yerinde duruyor; seçilmiş belediyelere atanan kayyımlara dair hiçbir adım atılmıyor; anadilinde eğitim veya Kürtçenin anayasal statüsü söz konusu bile değil. Bunlara rağmen DEM Parti, düzenlemeyi “tarihi bir başlangıç” ilan etmiştir.
Bu tutum bir taktik hata değil, sınıfsal bir yönelimin ifadesidir. Kürt milliyetçi hareketi, Kürt burjuvazisinin ve devlet aygıtında, belediyelerde ve bölgesel sermaye birikiminde pay arayan orta sınıf katmanların çıkarlarını temsil etmektedir. “Demokratik cumhuriyet” perspektifi, Kürt seçkinlerin Türk burjuva devletiyle uzlaşmasını ve bu devlet içinde kendine yer açmasını hedefliyor. Bu uzlaşmanın bedeli, milyonlarca Kürt emekçisinin ve gencinin siyasi olarak Erdoğan rejimine bağlanmasıdır.
Aynı yönelim uluslararası planda daha da açık görülmektedir. Kürt milliyetçi önderlikleri onlarca yıldır halkın demokratik özlemlerini emperyalist güçlerle pazarlık kozuna çevirmiştir: ABD’nin emperyalist saldırısına uğrayan Irak’ta Barzani’nin Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) Washington’ın bölgedeki dayanaklarından biri haline gelmiş, Suriye’deki rejim değişikliği savaşı sırasında Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ABD’nin başlıca vekil gücü haline gelmiş ve sonra Ankara destekli yeni Şam rejimine tabi kılınmıştır. Öcalan’ın Ankara ile anlaşma yönelimi de bu çizginin devamıdır. Emperyalizme yaslanan milliyetçi önderlikler, ezilen halklara demokratik haklar şöyle dursun, felaketten başka bir şey getirmemiştir.
DEM Parti, diğer düzen partileriyle beraber, işçileri ve gençleri, muhalefet belediyelerine el koyan, CHP’li ve Yeni Partili seçilmiş siyasetçileri, savaş karşıtlarını, gazetecileri ve sendikacıları tutuklayan, ABD-NATO’nun Karadeniz ve Ortadoğu’daki savaşlarına giderek daha fazla eklemlenen, enflasyon ve yoksullaştırma politikalarıyla emekçileri ezen bir rejime bağlama işlevi görmektedir.
İşçiler ve gençler bütün siyasi mahpusların koşulsuz serbest bırakılmasını, siyasi soruşturmaların düşürülmesini, seçilmiş belediyelere atanan kayyımların geri çekilmesini, Terörle Mücadele Kanunu’nun kaldırılmasını, Kürtçenin anayasal güvenceye kavuşturulmasını ve devlet okullarında anadilinde eğitimin sağlanmasını talep etmelidir. Kürt halkının ezilmesine karşı çıkmadan ve demokratik haklarını savunmadan Türk ve Kürt işçilerinin sosyalist devrim uğruna mücadelede birliği sağlanamaz.
Yeni Parti’nin pragmatizmi ve şoven muhalefet
Oylamanın en çok tartışılan yanlarından biri, hükümetin yargı darbesiyle CHP’yi ele geçirmesinin ardından Özel’in 90’dan fazla milletvekili ile kurduğu Yeni Parti’nin pozisyonu oldu. Nefes yazarı Deniz Zeyrek’in aktardığına göre, Özel parti grup yöneticileri ile MYK üyelerinin “evet” demesini istedi, diğerlerini serbest bıraktı ve “en az 35 ‘evet’ oyu olursa iyi olur,” dedi.
Özel Genel Kurul’da, CHP yönetimine el konulduğunu, cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklandığını, bu yasaya “hayır” deme hakkına en çok kendilerinin sahip olduğunu öne sürdü ama öfkelerini “milletin barış hakkının” önüne koymayacaklarını söyleyerek tavrını gerekçelendirmeye çalıştı. Tutuklu İmamoğlu da Özel’e destek açıklaması yaptı.
Gerçekte, Yeni Parti önderliği “evet” oyu vererek egemen sınıfa çıkarlarının savunucusu olduğu mesajını vermektedir. Parti milletvekillerinin geniş hayır oyu ise Yeni Parti’nin artan toplumsal muhalefeti kendi arkasına alma ve kontrol altında tutma çabasının bir parçasıdır.
“Hayır” oylarının siyasi içeriği de netleştirilmelidir. İYİ Parti’den gelen “hayır” oyu veya Zafer Partisi gibi meclis dışındaki aşırı sağcı, sığınmacı karşıtı partilerin muhalefeti, bu yasa ile devletin PKK’ye “taviz verdiği” iddiasına dayanmaktadır ve karşı çıkılması gereken bir şoven milliyetçi tepkiyi ifade etmektedir. Bunun, yasanın “barış” ve “demokratikleşme” iddiasıyla hiçbir ilişkisi olmadığını ve emperyalizm yanlısı egemen sınıfın gerici çıkarlarına hizmet ettiğini teşhir eden sosyalist muhalefetle hiçbir ortak yanı yoktur.
Sahte sol partilerin teslimiyeti
Müzakereleri destekleyen, meclis komisyonuna katılan ancak şubat ayında komisyon raporuna “hayır” oyu veren TİP ve EMEP, komisyon raporunun bile gerisinde olan bir yasaya “evet” oyu verdi. Üstelik her iki parti de bunu yasanın en ufak bir demokratikleşme içermediğini kabul ettikten sonra yaptı. Erdoğan rejimine verilen bu destek bir siyasi iflas beyanıdır.
DEM Parti gibi TİP ve EMEP de bir burjuva hükümetin politikasının değiştirilmesi yoluyla “barış ve demokrasi”ye ulaşılabileceği yanılsamasını yaymaktadır. Oysa yirminci yüzyılın başından itibaren Marksistler, emperyalizm çağında savaşların kaçınılmaz olduğunu ve kalıcı barışın temellerinin ancak dünya sosyalist devrimi ile atılabileceğini açıkladılar. Bugün bir üçüncü dünya savaşının gelişmekte olduğu koşullarda yayılan bu yanılsama, işçileri ve gençleri siyasi olarak silahsızlandırmaya hizmet etmektedir.
TİP, 8-9 Ağustos’taki Parti Meclisi bildirgesinde yasanın kapalı kapılar ardında hazırlandığını, eşitlik ilkesine aykırılıklar içerdiğini, yargısal yetkileri yürütmeye bağlı kurullara devrettiğini ve siyaset yasakları getirdiğini sıraladı; ardından bunları “şerh olmak üzere evet oyu” kullanacağını duyurdu. Gerekçesi ise düzenlemeye “muhataplarının”, yani DEM Parti’nin onay vermiş olmasıydı.
Özünde hali vakti yerinde orta sınıfın siyasi sözcülüğünü yapan bu sahte sol tavrın uluslararası işçi sınıfının tarihsel çıkarlarını savunan Marksist perspektifle hiçbir ilişkisi yoktur. 1917 Ekim Devrimi’ne önderlik eden Vladimir Lenin ve Lev Troçki, ezilen ulusların demokratik haklarını ilkeli bir şekilde savunurken burjuva milliyetçiliğinin gerici karakterine ve politikalarına hiçbir şekilde destek verilmemesi konusunda son derece netti.
Aynı ilkesiz tutum EMEP için de geçerlidir. EMEP Milletvekili İskender Bayhan 6 Ağustos’ta yaptığı basın toplantısında yasanın “kalıcı barış değil, rehine siyaseti” ürettiğini, Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarının uygulanmamasını meşrulaştırdığını ve binlerce yurttaşın üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallandığını söylemişti.
Bayhan pazartesi mecliste yaptığı konuşmada partisinin desteğini şu sözlerle açıkladı: “Kanun teklifinde ne yok? Demokratikleşme yok. Kürt sorununun demokratik çözümü yok... En temel demokratik haklar, kalıcı barış için atılacak adımlar yok. Ne var peki kanun teklifinde? Silahların bırakılması üzerine bir protokol var… Bu yoklara rağmen önümüzdeki dönem açısından önemli bir yer tutuyor ve burada somut adımların atılmasını kıymetli buluyoruz. Ancak uyarılarımızı, eleştirilerimizi, itirazlarımızı da yaparak bu desteği veriyoruz.”
Meclisteki konumlarını DEM Parti ile seçim ittifakına borçlu olan bu partiler, yasaya yönelik eleştirilerini kendi oylarıyla geçersiz kılıyor; işçi sınıfının bağımsız siyasetini geliştirmek şöyle dursun onu bilinçli olarak engelliyor; diktatörlük inşasının hızlandığı bir dönemde, emperyalizm yanlısı, sağcı burjuva partilerinin “barış ve demokratikleşme” sağlayabileceği yanılsamasına “sol”dan destek vererek son derece zararlı bir rol oynuyorlar.
Sosyalist perspektif
Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin Türkiye şubesi olan Sosyalist Eşitlik Partisi’nin bu yasaya ve gizli diplomasi yoluyla yürütülen müzakerelere muhalefeti hem bu sahte sol tavra hem de sağcı “hayır” kampanyasına uzlaşmaz biçimde karşıdır ve işçi sınıfını demokratik haklar uğruna ve emperyalist savaşa karşı birleştirip seferber etmeyi amaçlamaktadır.
Sosyalist Eşitlik Partisi, Ekim Devrimi’nin, Lev Troçki önderliğinde Stalinizme karşı kurulan Sol Muhalefet’in ve Dördüncü Enternasyonal’in geleneğini sürdürmektedir. Bu gelenek, her türden burjuva milliyetçiliğine karşı işçi sınıfının uluslararası birliğini ve dünya sosyalist devrimi programını ilkeli bir şekilde savunmuştur.
Parti programında belirtildiği gibi:
Anadilinde eğitim, Kürtçenin resmi dil olarak anayasal güvenceye kavuşması, bütün siyasi mahpusların serbest bırakılması ve tüm diğer demokratik ve kültürel hakların tanınması için mücadele eden Sosyalist Eşitlik Partisi, emekçilerin özlemini çektiği kalıcı barışa ve demokratik haklara giden tek yolun, Ortadoğu’daki ve emperyalist ülkelerdeki tüm milliyetlerden işçilerin savaşa ve yeni sömürgeci baskıya karşı küresel sosyalizm uğruna mücadelede birleştirilmesi olduğunda ısrar etmektedir. Bu, bir dünya sosyalist federasyonunun parçası olacak Ortadoğu Sosyalist Federasyonu uğruna mücadele demektir.
Bu perspektif, Troçki’nin Sürekli Devrim Teorisi’ne dayanmaktadır: Emperyalizm çağında geç kapitalist gelişmeye sahip ülkelerde burjuvazi, emperyalist güçlere göbekten bağlıdır, her şeyden çok işçi sınıfının toplumsal devriminden korkmaktadır ve temel demokratik sorunları çözmekten doğası gereği acizdir. Kürt sorunu dahil bu sorunların çözümü, tüm milliyetlerden işçi sınıfının kendi devrimci partisi önderliğinde iktidarı almasından ve uluslararası sosyalist devrim mücadelesini ilerletmesinden geçmektedir. Bu perspektifle hemfikir olan herkesi Sosyalist Eşitlik Partisi’ni desteklemeye ve partiye katılmaya çağırıyoruz.
