Bu konuşma, 16 Ağustos Pazar günü “Büyükada’da Yazılan Hayatım ve Troçki’nin Sürgün Yılları” başlığı altında Büyükada’da düzenlenen “Dördüncü Uluslararası Lev Troçki Anması” etkinliğinde, Dünya Sosyalist Web Sitesi Uluslararası Yayın Kurulu Başkanı David North tarafından yapıldı. Etkinliğe 100’den fazla kişi katıldı.
North’tan önce, Erdoğan hükümetinin muhalefetin yönettiği belediyelere karşı yürüttüğü harekât kapsamında haziran ayından bu yana tutuklu bulunan Belediye Başkanı Ali Ercan Akpolat’ın yerine konuşan Adalar Belediye Başkan Vekili Medine Pamuk ve ardından Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin Türkiye şubesi olan Sosyalist Eşitlik Partisi – Dördüncü Enternasyonal’in Genel Başkanı Ulaş Sevinç birer konuşma yaptı. North’un önceden kaydedilip izleyicilere altyazılı sunulan konuşmasının ardından canlı bir soru-cevap oturumu gerçekleştirildi. David North’un konuşması aşağıdaki videodan izlenebilir; ayrıca konuşma metnini yayımlıyoruz.
Büyükada’da dört yıl geçirmiş olan Lev Troçki’nin mirasını onurlandıran bir etkinliğe katılma olanağını bana bir kez daha sağladıkları için Adalar Belediyesi’nin yöneticilerine takdirlerimi ifade etmeme izin verin. Bu yıllık etkinliğin uluslararası önemi giderek artıyor. Troçki’nin 90 yıldan fazla bir süre önce yaşadığı köşkün restore edilmesini ve buranın yalnızca bu kahraman devrimcinin değil, aynı zamanda ve her şeyden önce, onun hayatını adadığı insanlığın kurtuluşuna dair sosyalist ideallerin yaşayan bir anıtı olmasını umalım.
Büyükada’yı Ağustos 2024’te ziyaret ettiğimde, Troçki’nin bu “huzur adası”nda geçirdiği yıllara yönelik anma Belediye Başkanı Ali Ercan Akpolat’ın yönetiminde düzenlenmişti. Farklı siyasi aidiyetlerimize rağmen, onun konuşmasındaki dürüstlükten ve demokratik ideallere ve tarihsel gerçeğe içten bağlılıktan derin biçimde etkilenmiştim. Bu nedenle, hazırladığım konuşmaya geçmeden önce, Belediye Başkanı Akpolat’ın hapsedilmesi karşısında duyduğum derin üzüntüyü dile getirmeyi bir yükümlülük olarak görüyorum. Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi, Belediye Başkanı Akpolat’ın ve tüm diğer siyasi tutukluların derhal serbest bırakılması için kamuoyuna bir çağrı yayınladı. Uluslararası işçi sınıfı ve dünyanın dört bir yanındaki yoldaşlarım adına, bu talebi şimdi burada yineliyorum.
Aynı zamanda, Ukrayna ve Rusya’daki Bolşevik-Leninistlerin Genç Muhafızları’nın 27 yaşındaki Troçkist önderi Bogdan Syrotiuk adına Ulaş yoldaşın yaptığı çağrıyı yinelememe izin verin. Bogdan, 10 Ağustos’ta, Güney Ukrayna’nın Mıkolayiv kentindeki faşizan bir mahkeme tarafından, Kiev ve Moskova rejimlerinin sürdürdüğü gerici savaşa karşı çıktığı için 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Bogdan yoldaşın mahkûm edildiği “suç”, Kiev ve Moskova’daki gerici oligarşik kapitalist rejimlere karşı Rus ve Ukraynalı işçi sınıfının birliği çağrısı yapmasıdır. Bogdan halihazırda iki yılını hapiste geçirdi ve hayatı tehlikede. Sizleri Bogdan Syrotiuk yoldaşın serbest bırakılmasını desteklemeye ve bunun için mücadele etmeye çağırıyorum.
Bugünkü etkinlik için hazırladığım konuşma, Troçki’nin Sovyetler Birliği’nden sürgün edilişinin ilk yılında, 1929’da bu adada yazdığı edebi başyapıta odaklanacak: Hayatım: Bir Otobiyografi Denemesi.
Yayımlanmasının üzerinden neredeyse yüzyıl geçmiş olmasına rağmen, Hayatım önemini hiç yitirmemiş bir eser olmayı sürdürüyor. Kitabın 20. yüzyılın en büyük otobiyografileri arasında yer almasının iki nedeni var. Birincisi, Troçki dâhi bir yazardı. O, Rus edebiyatının büyük ustalarının —Belinski, Tolstoy, Turgenyev ve Herzen— ile aynı seviyededir. Bertolt Brecht, Troçki’nin çağdaş Avrupa yazarlarının belki de en büyüğü olabileceğine inandığını söylemişti. O dönemin büyük yazarları arasında Thomas ve Heinrich Mann, Robert Musil, Alfred Döblin, Stefan Zweig, Lion Feuchtwanger ve Brecht’in kendisinin de bulunduğu düşünülürse, bu olağanüstü bir övgüydü.
Ancak Hayatım’ın dünya edebiyatındaki yeri yalnızca sanatsal biçim meselesi değildir. Kitapta anlatılan hayat, yalnızca geçen yüzyılın tarihine biçim vermekle kalmayıp fikirleri 21. yüzyılın siyaseti üzerinde de kapsamlı bir etki yapmayı sürdüren olağanüstü bir insanın hayatıydı.
Devrimci Troçki’yi yazar Troçki’den ayırmak olanaksızdır. Onun yaratıcı kişiliği, siyasi ve edebi dehanın olağanüstü bir kaynaşmasıydı. Başka türlü nasıl olabilirdi ki?
Troçki’nin otobiyografisinin parlaklığı, düşüncesinin ve eylemlerinin tarihsel çapının edebi biçimdeki zorunlu ifadesiydi.
Troçki’nin hayatı; Ekim 1917 Bolşevik Devrimi’nde, ilk işçi devletinin kuruluşunda, Kızıl Ordu’nun inşasında, karşıdevrim karşısındaki zaferde ve Komünist Enternasyonal’in yaratılmasında belirleyici bir rol oynamış bir insanın hayatıydı.
Bu benzersiz öge, o dönem Hayatım kitabına dair değerlendirmelerde de fark edilmişti. Ünlü gazeteci Emil Ludwig, Berliner Tageblatt’ta şöyle yazmıştı: “Büyük bir yazar, fantastik yaşamını burada öyle bir biçimde resmetmiş ki, insanların neden hâlâ roman okuduğunu —hele hele neden roman yazdığını— anlayamıyorum.”
Walter Benjamin’in bir çalışma arkadaşı olan Wolf Zucker ise Die Literarische Welt’te, [Hayatım’ı] “hiç tereddüt etmeden son çeyrek yüzyılın en önemli eseri olarak nitelendiriyorum...” diye yazmıştı.
Hayatım kitabı, yazıldığı koşullar göz önüne alındığında çok daha olağanüstü bir başarı haline geliyordu. Sovyet devletinin bürokratik yozlaşmasına karşı beş yıl süren yılmaz bir mücadelenin ardından ve baskı altında, Troçki Stalinist bürokrasi tarafından SSCB’den sınır dışı edildi. Sol Muhalefet’in önderini 1928’de Çin sınırına yakın Alma Ata’ya sürerek bu muhalefeti yok etmeyi başaramayan Stalin, Troçki Türkiye’de tecrit edilirse etkisinin bastırılacağına inanıyordu. Troçki’ye sınır dışı edilme kararı 20 Ocak 1929’da bildirildi. Emri aldığını beyan etmesi istendiğinde, önüne konan belgeye GPU’nun kararının “özü itibarıyla suç, biçimi itibarıyla yasa dışı” olduğunu yazdı. Eşyalarını —ki bunların en önemlileri el yazmaları ve kitaplarıydı— toplaması için kendisine iki günden az süre verildi.
Orta Asya’dan başlayan zorlu ve tehlikeli bir yolculuğun ardından Troçki, eşi Natalya ve oğlu Lev nihayet 10 Şubat akşamı Odessa’ya vardılar. Doğrudan limana götürülüp İlyiç adlı vapura bindirildiler. İki gün sonra, tek yolcuları Troçki, eşi, oğlu ve birkaç GPU ajanı olan gemi İstanbul Boğazı’na girdi. Troçki, Türkiye’de karaya çıkmadan önce ülkenin Cumhurbaşkanı Kemal Atatürk’e bir mektup yazdı:
“Sayın Beyefendi: İstanbul kapılarında, size, Türkiye sınırlarına kendi irademle gelmediğimi ve bu sınırı yalnızca zor kullanılmasından dolayı geçtiğimi bildirmekten onur duyarım. Sayın Cumhurbaşkanı, en samimi hislerimi kabul ediniz.” L. Troçki. 12 Şubat 1929.
Türkiye’ye varışını izleyen haftalarda Troçki, Sovyetler Birliği’nden sınır dışı edilmesine ilişkin sayısız soruya yanıt olarak, Ne Oldu ve Nasıl Oldu? başlığı altında yayımlanan bir dizi makale kaleme aldı. Troçki’nin iktidardan düşüşüne ilişkin olan ve Hayatım’da daha ayrıntılı biçimde geliştirilecek olan siyasi meselelerin birçoğu, ilk kez bu yazılarda ortaya konmuştu. Troçki, bürokratik entrikaların oynadığı rolü hafife almamakla birlikte, bunların ikincil niteliği üzerinde ısrar etti. “Sınıf güçlerinin yeniden saflaşması ve devrimin çeşitli aşamalarının ilerleyişi gibi temel bir soruyla karşılaştırıldığında, kişisel gruplaşmalar ve kombinezonlar sorunu yalnızca ikincil öneme sahiptir.”
Stalin’in zaferinin onun müthiş siyasi becerilerine bağlanacağı yönündeki iddiaları öngören Troçki, bürokrasinin önderini “partimizdeki en seçkin vasat” olarak niteledi. Troçki, Stalin’in yükselişini kitlelerin devrimci yükselişinin gerilemesi bağlamına yerleştirdi. Helvétius’un şu sözlerini aktardı: “Her dönemin kendi büyük adamları vardır; eğer yoksa, onları yaratırlar.”
Troçki, kendisine karşı başvurulan sinsi komploları ve iftiraları göz ardı etmedi. Ne var ki entrika, onun neden iktidarı kaybettiğini açıklayamazdı. “Yenilgisinin nedenini hasmının entrikalarında bulan bir siyasi çizgi, kör ve zavallı bir çizgidir,” diye yazdı. “Entrika, bir görevin belirli bir teknik uygulanma biçimidir; yalnızca tali bir rol oynayabilir. Büyük tarihsel sorunlar, küçük manevralarla değil, büyük toplumsal güçlerin eylemiyle çözülür.”
Troçki’nin Büyükada’daki ilk haftaları yoğun geçti. Titiz çalışma disiplinine uygun biçimde işini yürütebileceği bir konut bulup düzenlemesi gerekiyordu. Otobiyografi üzerindeki çalışma en geç Nisan 1929’da başladı.
Troçki’nin Hayatım’ı yazma hızı şaşırtıcıdır; bu, onun olağanüstü öz disiplininin bir başka kanıtıdır. Troçki, otobiyografi üzerinde çalışırken bile Sovyetler Birliği’ndeki gelişmeler üzerine yazmayı, dünya olaylarını yorumlamayı ve doğmakta olan Uluslararası Sol Muhalefet’in çalışmasına teorik ve siyasi yön vermeyi sürdürdü.
Eylül 1929’da tamamlanan otobiyografi, onun yaşamında ve dünya tarihinde bir dönüm noktasında yazılmıştı. Büyük Buhran’ı ve onu izleyen 1930’ların felaketlerini başlatacak olan Wall Street çöküşü, Hayatım’ın yayımlanmasından yalnızca birkaç hafta önce gerçekleşti. Eserin yaratılışının temposu ve tonu —eğer bir senfoni olsaydı, üzerinde “alla marcia con fuoco” [coşkulu bir marş tarzında] ibaresi yer alabilirdi— üretildiği koşulları yansıtıyordu.
Isaac Deutscher, sonradan Hayatım’ın çok erken yazıldığını ileri sürdü. Bir edebiyat eseri olarak tüm canlılığına karşın kitap, Deutscher’ın iddiasına göre, siyasi yenilgisinin çapını ve belirleyici niteliğini henüz tam olarak kavramamış bir adamın eseriydi. Eserin bakış açısı ve tonu fazla iyimserdi.
Deutscher, eğer Troçki otobiyografisini yazmayı ertelemiş ve 1930’ların felaketlerine tanık olmuş olsaydı, Hayatım’a sinmiş olan güven ve iyimserlik tonunu koruyamayacağını ima eder. 1929’da değil de 1939’da yazılmış bir anı kitabı daha karanlık bir eser olacak, Troçki’nin hayatını adadığı davanın gerçekleşebilirliği konusunda kuşkuya daha fazla yer verecekti. Bu eleştiri, Deutscher’ın, Troçki’nin Stalinizme karşı mücadelesinin baştan itibaren yenilgiye mahkûm olduğu ve Dördüncü Enternasyonal’i kurmasının Donkişotvari bir girişim olduğu yönündeki inancını yansıtıyordu.
Dahası, Deutscher’ın karamsar değerlendirmesi bizzat Troçki’nin kendi sözleriyle çürütülmektedir. Şubat 1940’ta kaleme aldığı vasiyetinde Troçki şöyle yazıyordu:
İnsanlığın komünist geleceğine duyduğum inanç bugün, gençlik günlerimdekinden daha az ateşli değil, tersine daha da sağlamdır…
Hayat güzeldir. Gelecek kuşaklar onu bütün kötülüklerden, baskıdan ve şiddetten arındırsın ve doyasıya yaşasın.
Her halükârda, Troçki’nin Hayatım’ı yazma kararının zamanlaması keyfi bir nitelik taşımıyordu. Bu zamanlama, siyasi ve kişisel koşulların etkileşimiyle belirlenmişti. Troçki’nin önsözde açıkladığı gibi: “Bu kitap, yayınlanmasını, yazarın politika yaşamındaki bir duraklamaya borçludur. İstanbul, ömrümün beklenmedik bir dönemi olmuştur. Burada bir açık ordugahtayım -ilk defa değil- ve arkadan ne gelecek diye sabırla beklemekteyim. Bir devrimcinin yaşamı az buçuk ‘kadercilik’ olmadan olmaz. İstanbul durağı, durumun nereye varacağını beklerken, geriye doğru bir göz atmak için uygun bir zaman olmuştur.” [1]
Troçki’nin otobiyografisi, “yitirilmiş zaman”ın nostaljik bir muhasebesi niteliğini hiç taşımıyordu. Kitap, “bütün ömrünü verdiği savaşı” sürdürüyordu. “Ömrümün her yanını ortaya koyaraktan ne olduğumu ve ne yapabildiğimi gösteriyorum, kendimi savunuyor ve daha çok öbürlerinin üzerine üstüne yürüyorum. Daha üstün bir düzeyde tarafsız bir biyografi de ancak böyle, yani kişiliği, koşulları ve çağı her yanıyla ve eksiksiz olarak vermek suretiyle yazılabilir.” [2]
Troçki, sahte nesnelliğin aldatıcı ve ikiyüzlü maskesi altındaki “yapmacık kayıtsızlık” tutumunu ve tonunu reddediyordu. “Kendimden söz etmek zorunluluğuna boyun eğdiğimden beri -ve yazarın kendinden söz etmeden hayatını anlatabildiği bir biyografiyi de henüz görmediğime göre- sevdiğim sevmediğim, beğendiğim ya da yerin dibine batsın dediğim şeyleri gizlemem için de hiçbir neden yoktur.” [3]
Hayatım, Troçki’nin neredeyse bütün yazıları gibi, yoğun biçimde polemik bir nitelik taşır. Ama bu, üslup açısından bir gösteriş değildi. Polemik, onun açıkladığı gibi, “çatışmalar üzerine kurulu bir toplum yaşamının işleyişini yansıtır… Çağımız böyledir. Hepimiz onunla büyüdük. Onu soluyor ve onunla yaşıyoruz. Dönemimize günün diliyle sadık kalmak istiyorsak, polemikçi olmaktan nasıl kaçınabiliriz?”
Hayatım’ın ilk beş bölümü, onun çocukluğunun ve gençliğinin anlatımına ayrılmıştır. Troçki, çocukluğunun evrenini dolduran o geniş karakter kadrosunu sevecenlikle, empatiyle, tiksintiyle ve hiç de seyrek olmayan biçimde acımasız bir mizahla anımsar.
Büyük Marksist teorisyen, dönemin büyük siyasi olayları ile kendi çocukluk deneyimleri arasında doğrudan ve apaçık bir bağ olduğunu öne süren ideolojik bir şemayı geriye dönük olarak dayatmaz. Bunun yerine Troçki’nin anlatımı, bir çocuğun bilincinin gelişimini yeniden yaratır: ilk çocukluğunun Yanovka’sının ve ergenliğinin Odessa’sının ötesindeki dünyayla ilişkisini ve daha geniş anlamını çok az kavrayan, yeni ve dolayımsız deneyimlerden oluşan bir bilinç.
İzleyen bölümler, destansı bir dram niteliğindeki bir yaşamı anlatır. Ancak metin otobiyografik biçiminden soyutlansa bile, Hayatım yine de 20. yüzyıl tarihinin başlıca belgelerinden biri olarak ayakta kalırdı. Anlatısı; 1905 Rus Devrimi’ni, Birinci Dünya Savaşı’nın çıkmasını ve İkinci Enternasyonal’in çöküşünü, 1917 Şubat Devrimi’nin patlamasını, Bolşeviklerin iktidarı almasını, Rus İç Savaşı’nı, Lenin’in ölümünü, ardından Sovyet rejimi içinde gelişen mücadeleyi, Britanya Genel Grevi’ni ve Çin Devrimi’nin 1927’deki yenilgisini kat eder.
Troçki’nin tarihsel olaylara ilişkin kavrayışı, kendi faaliyetini insanlığın kaderini biçimlendiren nesnel güçler bağlamına yerleştirmesini sağladı. Bu tarihsel kavrayış düzeyi —teorik terimlerle, tikel olanda evrensel olanın saptanması diye tanımlanabilecek şey— aynı zamanda Troçki’nin edebi dehasının belirleyici bir ögesiydi. O, en tesadüfi görünen ayrıntıda bile tarihin mantığının işleyişini fark ediyordu. Bu, bireylere ilişkin betimlemelerine çarpıcı bir isabet kazandırıyordu.
Bu yetenek, Troçki’nin İkinci Enternasyonal önderlerine ilişkin portrelerinde sergilenir. O, 1914 öncesi dönemin bütün büyük şahsiyetleriyle tanışmış, konuşmuş ya da en azından onları dinlemişti: August Bebel, Georgi Plehanov, Karl Kautsky, Yuliy Martov, Jean Jaurès, Rosa Luxemburg, Rudolf Hilferding, Victor Adler, Karl Renner ve hatta Ramsay MacDonald.
Troçki, siyasi şahsiyetlerde —hasımları arasında olsalar bile— büyük nitelikler gördüğünde hayranlığını gizlemedi. Jaurès’i anımsayan Troçki, bu büyük hatip için şunları yazdı: “Yaratılıştan ağır, sözünü dinletir, sağlam bir kişiliği vardı, bunun yanında yüksek bir kültürün aydınlattığı yüzünde tatlılık, güler yüzlülük taşırdı. İnsanın beynine taş yağdırır, gök gürültüsü gibi gürler, temelleri sarsar ama hiçbir zaman kendini sağırlaştırmazdı…” [4]
Avusturya Sosyal Demokrat Partisi’nin önderleri, 1907-1914 yıllarını Viyana’da geçirmiş olan Troçki üzerinde çok farklı bir izlenim bırakmıştı. Onların 1914’teki siyasi teslimiyetinin işaretleri kişiliklerinde önceden belirmişti. Seçkin Avusturyalı sosyal demokratlar bilgili adamlardı ama Troçki onlarda “devrimci tipinden en uzak tip” olanların “kendinden memnunluğunu” ve hafif “dar kafalılığını” saptadı. Renner’e bir sonraki Rus devriminin iktidarı proletaryaya teslim edeceğini söylediğinde, “ezici bir nezaketle” verdiği yanıtla, “Bu adam, devrimci diyalektiğe, Mısır firavunlarının en geri kafalısı kadar yabancı” olduğunu açığa vurmuştu. [5]
Troçki, onların karşısına Karl Liebknecht’i koydu: bir teorisyen değil, “eylem adamı” idi; “çabuk heyecanlanır” ve “kendini düşünmezdi”, “durumu çarçabuk kavrayan politik sezgisi” ve “kabına sığmazcasına bir atılganlığı” vardı. [6]
1917 yılı, savaş karşıtı devrimci gazeteciliği yüzünden Avrupa’dan sınır dışı edilen Troçki’nin New York’a varışıyla başladı. Yıl, Petrograd’a dönmüş olan Troçki’nin Geçici Hükümet’in devrilmesini örgütlemesiyle sona erdi. Troçki’nin 1917 olaylarına ilişkin anlatısı, değişimin olanaksız olduğu ve gerçekleşirse de yalnızca daha kötüye gideceği inancına dayanan siyasi kuşkuculuğun en katı vakasını bile iyileştirmeye yeter.
Troçki, 1902’de Londra’daki ilk karşılaşmalarından, 1922-23 kışında Stalin’in genel sekreter olarak tutumuna karşı sürdürdükleri iş birliğinin son haftalarına dek 20 yıllık bir dönem boyunca Lenin’le olan karmaşık siyasi ve kişisel ilişkilerini anlatır. Troçki, Lenin’le arasındaki görüş ayrılıklarını gizlemez ve Stalinist rejimin, kendi çıkarları doğrultusunda, Lenin’in 1924’teki ölümünün ardından ona yapılan bütün göndermelere dayattığı yaltakçı tanrılaştırma tonunu reddeder. “Evet,” diye yazar Troçki, “Lenin insanca bir deha ile dâhi idi. Ama hiç yanlış yapmayan mekanik bir hesap makinesi de değildi. Onun yerinde bulunacak herhangi bir adamdan çok daha az yanlış yapıyordu. Ama yanlış yaptığı zaman da yanlışın en büyüğünü yapıyordu: elinden çıkan her iş dev ölçüsünde bir işti.” [7]
Ekim Devrimi’nin ardından gelen iç savaşa dair beş bölüm, Kızıl Ordu’nun yaratılışına ve zaferi nasıl kazandığına ilişkin olağanüstü bir kavrayış sunar. Önümüzdeki yıllarda büyük değer taşıyabilecek dersler sağladığı için dikkatli bir incelemeyi hak eder.
Troçki’nin daha önce hiç askeri eğitimi yoktu. O, bir gazeteci ve devrimci bir sürgündü. Ama çarlık ordusunun çöküşünün ardından, yaygın bir kaosun ortasında, abluka altında, birden fazla Beyaz orduya ve yabancı müdahale güçlerine karşı, yaklaşık 5 milyon kişilik bir orduyu yoktan var etti ve üç yıldan kısa bir sürede onu zafere taşıdı. Makul her tarihsel ölçüte göre bu, olağanüstü bir başarıdır. Zırhlı treni bunun simgesiydi: o tren aynı anda hem hareketli bir karargâh hem bir matbaa hem bir mahkeme hem bir ikmal deposu hem de siyasi bir otorite aracıydı.
Hayatım’ın, Bolşevik Parti içinde gelişen mücadeleye odaklanan son bölümleri, en doğrudan polemik nitelikte olanlardır. Anı yazarının geriye dönük tonu, kesin biçimde etkin bir muharebe tonuna dönüşür. Troçki bu bölümlerde şu soruyu yanıtlar: “İktidarı nasıl kaybettiniz?” Gerek Troçki’nin zamanında gerekse bugün, siyaset anlayışı alışılmış pragmatik terimlerle çerçevelenmiş olanlar açısından iktidarın kaybı genellikle hataların, becerikli ve zamanında manevralar yapmaktaki başarısızlığın sonucu olarak görülür.
Ne var ki siyasi iktidarı kaybetmek, Troçki’nin açıkladığı gibi, “cepten düşüp kaybolan saat, defter gibi maddi bir şeyi” kaybetmek gibi değildir. Eğilimlerin ve bireylerin yükselişinin ve düşüşünün nedenleri nesnel koşullarda aranmalıdır. 1917’de Rusya’da sınıf mücadelesinin muazzam bir patlama yapması, Troçki ve Lenin’i öyle şaşırtıcı bir hızla belirsizlikten iktidarın doruğuna yükseltti ki, Lenin Bolşevik ayaklanmanın gecesinde Troçki’ye “Es schwindelt,” [“Başım dönüyor”] demişti. [8] Bunun tersi yönde ve daha uzun süreli bir siyasi durgunluk, tıkanma ve devrimci coşkuda gerileme süreci —Sovyetler Birliği sınırlarının ötesinde Avrupa işçi sınıfının uğradığı yenilgilerin, proletaryanın yalıtılmasının ve siyasi bakımdan tükenmesinin, devletin ve iktidardaki partinin bürokratikleşmesinin ve 1921’de Yeni Ekonomi Politikası’nın benimsenmesinin ardından küçük burjuva bir katmanın güçlenmesinin ürünü olan bir süreç— Troçki’nin etkisinin ve iktidarının gerilemesinin temelinde yatıyordu.
Stalin, Troçki’ye ve sürekli devrimin enternasyonalist stratejisine karşı mücadeleye “tek ülkede sosyalizm” denilen gerici programını sağlamadan önce bile, parti önderliğinin siyasi ruh halinde ve yaşam tarzında fark edilir bir değişim vardı. Kendinden memnunluk, bayağılık ve ahlaki çöküş atmosferi her yeri sarmış ve parti içindeki güç dengesinde bir değişimin işaretini vermişti. Troçki, parlak bir pasajda, iktidardaki Politbüro’nun diğer üyeleri arasındaki gayri resmi sohbetlerin, kendisi odaya girdiğinde birdenbire kesildiğini aktarır. “Bu, isterseniz öyle deyin, iktidarı kaybetmeye başladığımın kesin bir göstergesiydi.”
Bu mücadele boyunca Troçki’nin ve Sol Muhalefet’in Stalinist rejimin politikalarına yönelik eleştirisi olaylar tarafından doğrulandı. Stalin’in, Muhalefet’in argümanlarına karşı koymak için baskıdan başka bir aracı yoktu; bu baskı, 1927’de Troçki’nin ve destekçilerinin Komünist Parti’den ve Komünist Enternasyonal’den ihraç edilmesiyle, 1928’de Troçki’nin Alma Ata’ya sürülmesiyle ve nihayet 1929’da Troçki’nin Sovyetler Birliği’nden sınır dışı edilmesiyle doruğuna ulaştı.
Troçki, otobiyografisini “Vizesiz Gezegen” başlıklı bir bölümle bitirir. Almanya’nın, Britanya’nın, Fransa’nın ve Norveç’in yaptığı sığınma başvurularını reddedişini anlatır: “Batı Avrupa demokrasilerinin sığınma hakkı konusunda söyledikleri, bana başka şeyler arasında, eğlenceli dakikalar yaşamak fırsatı da vermiştir ki, bunu burada belirtmekten kendimi alamıyorum. Çoğu zaman demokrasi ilkeleri üzerine bir perdelik komedi sahneye konulduğu sanılabilirdi.” [9]
Troçki, iktidardan düşüşüyle nasıl baş edebildiğini merak edenlere ise şöyle yanıt verdi: “Ben tarihsel süreci kendi kişisel alın yazımın ölçüsü ile ölçmem. Tersine kendi kişisel alın yazımı yalnız nesnel olarak değil, öznel olarak da toplumsal gelişmeye sıkı sıkıya bağlı sayarım.” [10]
Peki ya devrimin kendisi? Haklı mıydı? Neyi başarmıştı? Troçki şu değerlendirmeyi yaptı: “Rusya işçi sınıfı Bolşeviklerin yönetimi altında yaşamı insanlığa musallat olan şiddetli delilik nöbetlerine yer vermeyecek ve daha üstün bir kültürün temellerini atacak şekilde yeniden düzenlemek istemiştir. Ekim Devrimi’nin anlamı buradadır. Evet, ortaya koyduğu bu sorun çözülmüş değildir; ama bu sorun aslında birkaç düzine yıl için ortaya konulmuştur. Dahası, Ekim Devrimi’ni bütünüyle, yeni bir insanlık tarihinin başlangıç noktası olarak almak gerekir.” [11]
Hayatım’ın Almanca baskısı, Troçki’nin 50. doğum gününün olduğu ay yayımlandı. Başarıları ne kadar anıtsal olursa olsun, Troçki’nin gerek bir yazar gerekse bir devrimci olarak en büyük eseri henüz yazılmamıştı. Büyükada’daki dört yılda Troçki Rus Devrimi’nin Tarihi’ni yazmakla kalmadı. Aynı zamanda, Almanya’da faşizmin yükselişinin oluşturduğu tehdidi eşsiz bir öngörüyle çözümleyen bir dizi siyasi makale üretti.
Stalinistlerin feci politikalarının bir sonucu olarak Hitler’in 1933’te iktidara gelmesinin ardından Troçki, Dördüncü Enternasyonal’in inşası çağrısını yaptı. Temmuz 1933’te Troçki nihayet Fransa’ya giriş izni aldı; 1935’te Fransa’yı terk etmek zorunda kaldı. Norveç hükümeti onun ülkeye girmesine izin verdi. Ağustos 1936’nın başında Troçki, Sovyet işçi devletinin yozlaşmasının ve Stalinist rejimin karşıdevrimci niteliğinin bugüne dek yapılmış en müthiş çözümlemesi olmayı sürdüren İhanete Uğrayan Devrim’i tamamladı.
Troçki’nin bu kitapta rejime verdiği mahkûmiyet hükmü, haftalar içinde, neredeyse tam 90 yıl önce, 19 Ağustos 1936’da başlayan birinci Moskova Duruşmasının sahneye konmasıyla doğrulandı. Bu, Terör’ün ve Bolşevizmin fiilen bütün kadrosunun, işçi sınıfının sosyalist önderlerinin ve sosyalist entelijansiyanın en ileri temsilcilerinin soykırımcı biçimde imha edilmesinin başlangıcıydı.
Stalinist rejimin baskısı altındaki Norveç’in Sosyal Demokrat hükümeti, Moskova’dan fışkıran ve Troçki’nin faşizmin ajanı olduğunu iddia eden canavarca yalanlara yanıt vermesini engellemek için onu tecrit etti. Aralık ayında Troçki’ye, Devlet Başkanı Lázaro Cárdenas’ın önderliğindeki Meksika hükümeti tarafından sığınma hakkı tanındı. Troçki ve Natalya Sedova 9 Ocak 1937’de Meksika’ya vardılar. Troçki, derhal Moskova’daki duruşmaları kamuoyu önünde teşhir etti ve uluslararası bir “karşı duruşma” yapılması çağrısında bulundu. 30 Ocak’ta İngilizce olarak yaptığı, kaydedilerek film olarak korunan bir konuşmada Troçki şunları ilan etti: “Stalin’in bana karşı açtığı dava, egemen kliğin çıkarları doğrultusunda modern Engizisyon yöntemleriyle koparılmış sahte itiraflar üzerine kuruludur. Tarihte, Zinovyev-Kamenev ve Radek-Piatakov’un Moskova duruşmalarından niyet ya da uygulama bakımından daha korkunç suçlar yoktur. Bu duruşmalar komünizmden değil, sosyalizmden değil, Stalinizmden, yani bürokrasinin halk üzerindeki hesap vermez despotizminden doğmaktadır! Şimdi başlıca görevim nedir? Gerçeği açığa çıkarmak. Asıl suçluların, suçlayanların pelerini altında saklandığını göstermek ve kanıtlamak.”
Troçki, bir karşı duruşmanın, “kaynağı Nazi Gestaposu’nun düzeyine gerilemiş olan Stalin’in polisi GPU olan bu sahtekarlık, iftira, tahrifat ve komplo mikrobu bulaşmış ortamı temizlemek için gerekli” olduğunu ilan etti. [12]
Amerikalı filozof John Dewey’in başkanlığında bir Soruşturma Komisyonu oluşturuldu. 10-17 Nisan 1937 tarihleri arasında yapılan oturumlarda Troçki, Komisyon üyelerinin sorularını yanıtladı ve siyasi kariyerinin bütün seyrini gözden geçirdi. İngilizce olarak yaptığı son konuşmasında Troçki şunları söyledi: “Başarıların ve başarısızlıkların eksik olmadığı yaşam deneyimim, insanlığın aydınlık, parlak geleceğine olan inancımı sarsmamış; tersine ona yıkılmaz bir karakter kazandırmıştır. On sekiz yaşında Rus taşra kenti Nikolaev’in işçi mahallelerine götürmüş olduğum akla, gerçeğe, insan dayanışmasına olan bu inancı tam olarak ve bütünüyle korudum.” [13]
Komisyon, Aralık 1937’de bulgularını açıkladı. Troçki’yi “Suçsuz” ilan etti ve Moskova Duruşmalarını “Kumpas” olarak damgaladı.
Dewey Komisyonu’nun (Soruşturma Komisyonu yaygın olarak bu adla biliniyordu) kararına rağmen, birçok liberal aydın Moskova Duruşmalarının hukuki dürüstlüğünü onaylamayı sürdürdü. Bu, “Halk Cephesi” dönemiydi; liberalizmin, Sovyet gizli polisi GPU ile ittifakının dönemi. Avrupa’daki ve ABD’deki kapitalist hükümetlere verilen Stalinist destek karşılığında, orta sınıf liberal aydınlar Sovyet rejiminin devrimcileri katletmesine onay verdiler.
Troçki Dördüncü Enternasyonal’in kuruluşuna hazırlanırken, Stalinist rejim onun önderliğine karşı şiddetli bir harekât başlattı. Temmuz 1937’de, Norveç’te Troçki ile yakın çalışmış olan Erwin Wolf, GPU tarafından kaçırılıp öldürüldü. GPU’dan ayrılmış ve Dördüncü Enternasyonal’le dayanışmasını ilan etmiş olan Ignace Reiss, bundan iki ay sonra, İsviçre’de suikast kurban gitti. Şubat 1938’de, Troçki’nin oğlu ve en yakın siyasi çalışma arkadaşı Lev Sedov, Paris’te öldürüldü. Temmuz 1938’de ise, sekreteri olduğu Dördüncü Enternasyonal’in planlanan kuruluş kongresinden yalnızca iki ay önce, Rudolf Klement de Paris’te suikasta kurban gitti.
Bütün bu trajik olayların ortasında Troçki, yaşamının en önemli görevi olarak gördüğü şeyi yerine getirdi: Marksizmin siyasi programını savunmak ve sosyalist hareketin yeni bir işçi ve gençlik kuşağı içinde varlığını sürdürmesini güvence altına almak. Troçki, 25 Mart 1935 tarihli bir günlük notunda, 1917 ayaklanmasındaki ve ardından gelen iç savaştaki rolünün, kesinlikle önemli olmakla birlikte, zorunlu olarak “vazgeçilmez” olmadığını belirtti. Ben bu değerlendirmeye katılmıyorum. Troçki’nin iktidarın fethindeki ve iç savaştaki rolünün belirleyici bir öneme sahip olduğuna dair bol miktarda kanıt vardır. Bu tarihsel bir tartışmanın konusu olabilir ama Troçki’nin 1930’lardaki rolüne ilişkin değerlendirmesi tümüyle yerindedir.
Troçki yalnızca beş yıldan biraz fazla yaşayacaktı. 21 Ağustos 1940’ta, bir Stalinist suikastçının açtığı yara nedeniyle öldü. Bu suç, uluslararası işçi sınıfını, Ekim Devrimi’nin hayatta kalan son önderinden ve klasik Marksist programın ve geleneğin en büyük temsilcisinden yoksun bıraktı. Siyasi deha bir yana, deneyim bakımından bile Troçki’ye denk hiç kimse hayatta kalmamıştı. Troçki’nin yaşamının son yıllarında yaptığı çalışma, Marksist hareketi yok olmaktan kurtardı. Troçki, otobiyografisini tamamlaması ile 1940’taki suikast arasında Dördüncü Enternasyonal’i yarattı ve sosyalist hareketin modern çağdaki temel görevlerini tanımladı.
Lenin’in ölümünden sonra 16 yıl daha yaşayan Troçki, sınıf mücadelesinin 20. yüzyıldan 21. yüzyıla seyrini belirleyen büyük siyasi olayları çözümledi, onlara yanıt verdi ve hatta onları önceden gördü. Troçki, Sovyetler Birliği’nin yozlaşmasına, faşizmin ortaya çıkışına, burjuva demokrasisinin genel çürüyüşüne, sömürge ve yarı sömürge ülkelerdeki burjuva milliyetçi hareketlerin ihanetine, Amerikan emperyalizminin küresel egemenlik konumuna yükselişine ve nihayet İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesine tanık olacak kadar uzun yaşadı. Bu son olay, sürekli devrim teorisinin temel önermesini; küresel kapitalizmin ve ulus devlet sisteminin çelişkilerine verilebilecek tek geçerli stratejik yanıtın dünya sosyalist devrimi olduğunu doğruladı.
Troçki, ölümünden yalnızca üç ay önce, uzun süreli bir devrimci ve karşıdevrimci altüst oluşlar dönemi öngördü. Mayıs 1940’ta, şaşırtıcı bir önseziyle ve bilgelikle şunları yazdı: “Kapitalist dünyanın, uzatılmış bir can çekişme dışında bir çıkışı yok. Eğer on yıllar değilse de uzun yıllar sürecek savaş, ayaklanmalar, kısa ateşkes aralıkları, yeni savaşlar, yeni ayaklanmalar yıllarına hazırlanmak gerekiyor. Genç bir devrimci parti bu perspektifi temel almalıdır. Tarih ona kendisini sınaması, deneyim edinmesi ve olgunlaşması için yeterince fırsat ve olanak sağlayacaktır. Öncünün safları ne kadar çabuk kaynaşırsa, kanlı sarsıntılar çağı o kadar kısa süreli olacak, gezegenimiz o kadar az zarar görecektir. Ancak, her durumda, büyük tarihsel sorun, devrimci parti proletaryanın başına geçene kadar çözülmeyecek. Hız ve zaman aralıkları sorunu son derece önemlidir ama bu ne genel tarihsel perspektifi ne de bizim politikamızın yönünü değiştirir. Sonuç basit: proleter öncüyü on kat enerjiyle eğitme ve örgütleme işini sürdürmek gerekiyor. Dördüncü Enternasyonal’in görevi tam da burada yatmaktadır.” [14]
86 yıl önce yazılmış olan bu perspektif, bugünkü dünya için daha da büyük bir güçle geçerlidir. İşte bu nedenle, 20. yüzyıl tarihinin dev bir şahsiyeti olan Troçki, 21. yüzyılın siyasetinde muazzam bir varlık olmayı sürdürüyor. Onun adı, çağdaş dünyada işçi sınıfının devrimci hareketi olarak Marksizmin teorisini (sürekli devrim), stratejisini (dünya sosyalist devrimi) ve örgütünü (Dördüncü Enternasyonal) hatırlatıyor. Troçkizm, 21. yüzyılın Marksizmidir.
Troçki’nin ve Troçkizmin hayaleti, egemen seçkinlerin ve onların gazeteci ve akademisyen maiyetinin peşini bırakmıyor. Onlar Ekim Devrimi’ni asla unutmayacaklar ve Troçki’yi ona önderlik ettiği için asla affetmeyecekler.
Troçki’nin yaşamını karalayan, küçümseyen ve tahrif eden biyografiler, yayıncılık sektörünün başlıca ürünlerinden biridir. Bu eserler, Troçki’nin şu sözünü doğrulamaktadır: “Kamuoyunu ayaklandıran her olayda göze en çok çarpan şey insanoğlunun yalan söyleme yetisidir.” [15]
Troçki’nin itibarsızlaştırılmasındaki en ısrarlı tema, onun derin kusurları olan, hatta itici bir kişilik olarak resmedilmesidir; güya entelektüel kibri ve parti önderliğindeki yoldaşlarına yönelik alaycı küçümsemesi, iktidardan düşüşünün başlıca nedenleriymiş. Troçki biyografilerinin bütün tarihyazımı içinde, onun parti önderliğinin toplantıları sırasında bir Fransız romanına dalıp gittiği hikâyesi kadar sık anlatılan bir Troçki hikâyesi yoktur.
Bu hikâyenin aktardığı imge çarpıcıdır: Parti önderleri bir masanın etrafında toplanmış, gündemlerini tartışıyorlar. Ama işte Troçki, sıkılmış ve kayıtsız, burnunu bir romana gömmüş; üstelik Rus değil, bir Fransız romanına. Ne gösterişli bir kültürel üstünlük hareketi ama! Düşmanlığı kışkırtmak için bundan daha iyi hesaplanmış ne olabilir? Bu hikâyenin yalnızca tek bir sorunu var: Aslında bunun Troçki’nin hizip rakipleri tarafından uydurulmuş siyasi bir kurgu olması. Fransız roman masalının, Troçki’nin Politbüro protokolünü ihlal ettiği iddiasına dair bir tanık ya da inandırıcı biçimde belgelenmiş başka herhangi bir kanıt gösteren tek bir anlatımı bile yoktur.
Hikâyenin sonsuz tekrarına emsal oluşturan en bilinen anlatımında, onun uydurma niteliği kabul edilmektedir. Deutscher, ilk kez 1959’da yayımlanan Troçki biyografisinin ikinci cildi Silahsız Peygamber’de, bu hikâyenin kendisine Moskova’ya yaptığı bir ziyaret sırasında anlatıldığını öne sürmüştür. Hikâyeyi kendisine anlatan kişiyi belirtmez ve hemen ardından hikâyenin doğruluğuna kuşku düşürerek şöyle yazar: “Anekdot uydurulmuş olsa bile, iyi uydurulmuştur: Adamın mizacına dair bir şeyler aktarmaktadır.”
Anekdotun “iyi uydurulmuş” olduğu yönündeki bu ifade, Deutscher’ın kendisinin de hikâyenin doğru olduğuna inanmadığını açıkça göstermektedir.
Ancak hikâyenin ardından gelen sayısız anlatımda Deutscher’ın bu çekincesi göz ardı edilir. “İyi uydurulmuş” anekdot, tartışılmaz bir olgu ve yanıtlanamaz bir suçlama haline gelmiştir. Hikâye Troçki’yi kendi yıkımının mimarı yapar; ayrıca Troçki’nin yüksek kültür düzeyini ve sosyalist enternasyonalizmini ustaca ona karşı çevirir. Hikâye, onun eline Fransız değil de bir Rus romanı koysaydı aynı etkiyi yaratır mıydı? Son olarak, dikkati, Troçki’nin iktidardan düşüşünün temelinde yatan ve Hayatım’da ayrıntılandırılan siyasi meselelerden başka yöne kaydırır.
Son tahlilde, Troçki’ye yöneltilen yalanlar, sosyalizmi ve dolayısıyla kapitalizme bir alternatifin olabilirliğini itibarsızlaştırmayı amaçlamaktadır. Troçki’nin yaşamı ve siyasi görüşleri şu gerçeğe tanıklık etmektedir: Sovyetler Birliği’nin yozlaşması kaçınılmaz değildi; Stalinizm sosyalizmin gerici bir reddiydi ve nihayetinde işçi devletinin dağıtılmasına ve kapitalizmin restorasyonuna yol açan acımasız diktatörlüğün bir alternatifi vardı. Troçki’nin uğruna mücadele ettiği strateji ve program, işte bu alternatifi temsil ediyordu.
Hayatım’a pekâlâ Çağımız başlığı da verilebilirdi. Aradan bir asır geçmiş olmasına rağmen, bu otobiyografi tarihin gerisinde kalmadı. Bugün Troçki’nin anlayacağı bir dünyada yaşıyoruz. Teknoloji muazzam ölçüde ilerledi ama sorunlar özleri itibarıyla aynı kaldı ve ölçekleri bakımından çok daha kötüleştiler. Bu toplumsal sistemin can çekişmesi Troçki’nin bekleyebileceğinden daha uzun sürmüş olsa da onun tarihsel öngörüsü geçerliliğini korumaktadır. Kapitalist sistem yerini sosyalizme bırakmak zorundadır.
Troçki’nin sözleriyle bitirmek gerekirse: “Bu o kadar açık, o kadar su götürmez, o kadar bellidir ki, hatta tarih hocaları bile anlayacaklardır, bir hayli yıl sonra, bunun ne kadar doğru olduğunu.” [16]
Dipnotlar
[1] Lev Troçki, Hayatım (İstanbul: Yazın Yayıncılık, 1999), s. 7. Çeviren: Müntekim Ökmen.
[2] Age., s. 8.
[3] Age., s. 9.
[4] Age., s. 262.
[5] Age., s. 226.
[6] Age., s. 234.
[7] Age., s. 484.
[8] Age., s. 360.
[9] Age., s. 606.
[10] Age., s. 609.
[11] Age., ss. 607-608.
[12] Aktaran David North, Rus Devrimi ve Tamamlanmamış Yirminci Yüzyıl (İstanbul: Mehring Yayıncılık, 2019), s. 49. Çevirenler: Halil Çelik.
[13] Age., s. 58.
[14] Age., s. 346.
[15] Hayatım, s. 595.
[16] Age., s. 609.
