İhanete Uğrayan Devrim ve Sovyetler Birliği’nin kaderi

Aşağıda, Ağustos 2007’de Ann Arbor, Michigan’da Sosyalist Eşitlik Partisi’nin (ABD) yaz okulunda verilen bir konferansı yayımlıyoruz.

İhanete Uğrayan Devrim'in İngilizce kapağı.

Bugün ele alacağımız “Sovyet devletinin sınıf doğası ve buna karşı tutumumuz” meselesi hakkında bazıları “Ne gereği var? Ne fark eder?” diyebilir. Sovyetler Birliği yaklaşık 16 yıl önce varlığını sona erdirdi.

Pragmatistler bu tartışmada kesinlikle hiçbir amaç görmeyebilir ancak Marksistler için soru bütünüyle farklı bir biçimde ortaya konmaktadır. Rus Devrimi’nin 74 yıllık tarihi, uluslararası işçi sınıfının temel stratejik deneyimlerinden biridir. Ekim 1917, ilk başarılı sosyalist devrimdi. Bu devrime yönelik tutumunuz her ne olursa olsun —bir tür garip kaza olarak görülmedikçe— onun incelenmesi ve anlaşılması gerekir. Sovyetler Birliği artık var olmasa da izlerini bırakmıştır.

21. yüzyıl dünyasını Sovyetler Birliği’nin tarihi olmaksızın kavramak olanaksızdır. O, gelişmiş kapitalist ülkelerde olduğu kadar sömürgeler ve yarı-sömürgelerde de yüz milyonlarca, hatta milyarlarca insana ilham verdi. Rus Devrimi’nden esinlenen kitlesel mücadeleler sayesinde reformlar kazanıldı. SSCB’nin ortaya çıkışının, tıpkı sonraki yozlaşmasının ve nihai dağılımının olduğu gibi, nesnel tarihsel nedenleri vardı. Rus Devrimi’nin ve Sovyet devletinin doğasını anlamak, işçi sınıfını siyasi olarak silahlandırmak ve 21. yüzyılın mücadelelerine hazırlanmak üzere 20. yüzyılın derslerini çıkarmak açısından hayati önem taşımaktadır.

Rusya’da Ekim 1917 Devrimi’ni teorik olarak öngören ilk Marksist, daha sonra bu devrimin eş lideri ve sonrasında tarihçisi olan Lev Troçki, aynı zamanda bu devrimin ihanete uğramasının üzerine yazılmış kusursuz ve klasik eserin yazarıydı. İhanete Uğrayan Devrim 1936’da yayımlandı ve girişi tam 71 yıl önce yazıldı. Kitap, Stalinizmin suçlarında yeni ve kanlı bir bölüm olan ilk Moskova Duruşmaları ile aynı zamana denk geldi ve bu olay kitabın sayfalarında tam olarak öngörülmüş ve açıklanmıştı.

Troçki’nin Sovyetler Birliği çözümlemesi, 1923’ten itibaren Sol Muhalefet’in tüm mücadelesinin sonucu ve doruk noktasıydı. Bu, Sovyet koşullarından başlamayan ve Sovyetler Birliği ile sınırlı kalmayan bir mücadeleydi. Troçki’nin açıkladığı gibi, dünya kapitalizminin zinciri en zayıf halkasından kopmuştu ama kopan zincirdi, yalnızca halka değil. Devrimin liderleri, devrimin muazzam engellerle karşı karşıya olduğunun gayet farkındaydılar; bu engeller, İç Savaş’ta Beyazları ve emperyalist müdahale ordularını yenilgiye uğratmak gibi –her ne kadar muazzam olsa da– acil bir zorluğun çok ötesine uzanıyordu. Ancak Stalinist yozlaşmanın ve eski Sovyetler Birliği’nde kapitalizmin restorasyonunun ardından, devrimin aynı zamanda muazzam fırsatlar da sunduğunu —devrimsel sarsıntıların bir dönemini başlattığını ve işçi sınıfının kapitalist dünyanın daha gelişmiş diğer kesimlerinde iktidarı alması için sayısız fırsat yarattığını— vurgulamak gerekir.

David North, İhanete Uğrayan Devrim’in 1991’de yaptığımız baskısı için yazdığı girişin ilk paragraflarında açıkladığı gibi, bu çözümleme, ancak materyalist diyalektiğin bilimsel silahı kullanılarak yapılabilirdi ve bizzat bu çözümleme, Marksizmin bu yönteminin bir ifadesi ve gelişimi niteliğindedir. Troçki, Rus Devrimi’ni emperyalizme ve Sovyetler Birliği ile Komünist Enternasyonal içindeki emperyalizmin ideolojik ve siyasi ajanlarına karşı savunmak için yürüttüğü mücadelede, devrimin ve işçi devletinin temel çelişkilerini keşfetmeye ve ortaya koymaya, başka bir deyişle onu bilimsel olarak, canlı bir organizma olarak çözümlemeye muktedir oldu. Bu özellikle kitabın “Sosyalizm ve Devlet” başlıklı bölümünde güçlü bir biçimde ortaya konmaktadır.

İşçi devletinin ikili karakteri hem en genel, evrensel anlamıyla hem de SSCB’ye ilişkin somut biçimiyle açıklanır. İşçi devletine ikili karakterini veren, önderlik ve politikalar sorunu değil, varlığının kendisidir. Her işçi devleti (ya da Troçki’nin burada biraz daha serbestçe kullandığı terimle sosyalist devlet), Amerika’da bile, bu ikili karaktere sahip olacaktır: sosyalleştirilmiş üretim ile burjuva dağıtım normlarının birleşimi.

Stalinizmi ve onun devrimi nasıl yok ettiğini anlayabilmemiz için, onu ayrıcalıklı Sovyet bürokrasisinin egemenliği olarak anlamamız gerekir. Ve Sovyet bürokrasisini anlayabilmemiz için, bürokratizmi bilimsel, Marksist bir bakış açısıyla kavramamız gerekir. Troçki, böyle bir çözümlemenin teorik temellerini açıkça ortaya koymuştur.

Troçki şöyle yazar:

Proletarya diktatörlüğü, burjuva toplum ile sosyalist toplum arasında bir köprüdür. Dolayısıyla özünde geçici bir karakter taşır; yani diktatörlüğü gerçekleştiren devletin yan ama asli görevlerinden biri kendinin ortadan kalkışını hazırlamaktır. Bu “yan’’ görevin gerçekleştirilmesindeki başarı, bir dereceye kadar ana görevinin, yani sınıfsız ve maddi çelişkileri olmayan bir toplumun inşasının başarısının bir ölçüsüdür. Bürokrasi ile toplumsal uyum arasında ters orantı vardır. [1]

Troçki daha sonra şöyle devam eder:

… sorun şudur: Üretim araçlarının toplumsallaştırılmasıyla “bireysel varoluş mücadelesi” henüz otomatik olarak ortadan kalkmaz. İşte sorunun püf noktası budur!

Amerika gibi en gelişkin kapitalizm örneklerinden biri temelinde bile, sosyalist bir devlet herkese ihtiyaç duyduğu her şeyi sağlayamazdı, dolayısıyla da herkesi mümkün olduğu kadar çok üretmeye zorlamak durumunda kalırdı. Böyle durumlarda uyarıcı rolü doğal olarak devlete düşer; devletin de, belirli değişiklik ve yumuşatmalarla da olsa, kapitalizmin yerleştirdiği emeği ödüllendirme yöntemine başvurmaktan başka çaresi yoktur. Marx’ın 1875’te yazdığı şu satırlar bu anlamı taşıyordu: “Burjuva hukuku... komünist toplumun, uzun doğum sancılarından sonra kapitalist toplumun içinden çıktığı biçimiyle ilk aşamasında kaçınılmazdır…”

Bu çok önemli satırları açıklarken Lenin şunu ekler: “Tüketim mallarının bölüşümüne ilişkin olarak burjuva hukuku doğal ve kaçınılmaz olarak bir burjuva devletini varsayar, çünkü kurallarının uygulanmasını zorlama kapasitesine sahip bir aygıt olmaksızın hukuk hiçbir işe yaramaz. Bundan dolayı komünizm altında sadece burjuva hukuku değil, burjuvazisiz bir burjuva devleti bile bir süre varlığını sürdürecektir!” [2]

Ve ardından Troçki şu sonuca varır:” Sosyalist dönüşüm görevini üstlenen devlet, eşitsizliği, yani bir azınlığın ayrıcalıklarını zor yoluyla savunmaya itildiği ölçüde, bir burjuvazisi olmasa bile bir ‘burjuva’ devleti olarak kalır. Bu sözler ne övgüdür ne de sövgü; sadece şeyleri gerçek adlarıyla anmaktır.” [3]

Bu derin sözler, bürokratizmin nesnel maddi kökenlerini açıklar ve devrimci bir liderlik altındaki işçi devletinin, bürokratizmi ortadan kaldırılabileceği ya da yok sayılabileceği bir şey olarak varsaymak yerine, en ileri görüşlü politikalarla en aza indirmek için mücadele etmesi gerektiğini gösterir. Bu, partinin ve işçi sınıfının kendisinin bürokrasiyi denetlemesi gerektiği anlamına gelir, tersi değil. Her şeyden önemlisi, işçi devletinin uluslararası işçi sınıfına el uzatması ve sosyalist devrimin genişletilmesi biçiminde onun yardımını alması gerektiği anlamına gelir. Troçki’nin açıkladığı gibi:

Kapitalist ülkelerde işçi hareketini boğan bürokratizm eğilimleri, bir proleter devriminden sonra, her yerde ortaya çıkacaktır. Ama çok açıktır ki devrimden çıkan toplum ne kadar yoksulsa, bu “yasa”nın ifadesi o kadar daha katı ve çıplak, bürokratizmin aldığı bicimler o kadar daha kaba, sosyalist gelişme için yaratacağı tehlike de o kadar daha büyük olacaktır. [4]

Troçki, niceliğin niteliğe dönüşümünü —bürokratizmden, sosyalizme yabancı bir bürokratik kasta doğru dönüşümü— ayrıntılı bir biçimde inceler. Muhafazakâr bürokrasiye karşı Sol Muhalefet’in yürüttüğü bütün mücadele, somut koşullar altında kaçınılmaz olan bürokratizmin, kaçınılmaz olmayan bürokratik egemenliğe nasıl dönüştüğünü gösterir. Bürokratizm denetlenmedi, hafifletilmedi ve uyumlu ekonomik gelişmeyle giderek en aza indirilmedi. Tam tersine, büyüdü ve metastaz yaptı, sonunda Bolşevik Partisi’ni boğdu, işçi sınıfının siyasi iktidarını gasp etti, işçi demokrasisini ezdi, uluslararası işçi sınıfının mücadelelerine ihanet etti ve sonunda devrimci işçilere ve entelijansiyaya karşı kitlesel cinayet biçimindeki soykırımsal harekâtı gerçekleştirdi.

Stalinizme karşı mücadele

Bu kaçınılmaz bir süreç değildi. Elbette Stalinizme bir alternatif vardı. Stalinizme karşı kesintisiz bir mücadele yürütüldü ve olanaklar zor olsa bile, ciddi yenilgilerden sonra bile, devrimci bir zaferin yozlaşmayı geri çevirebileceği ve SSCB’yi yeniden sosyalizm yoluna —sosyalizmden uzaklaşan yolun tersine— sokabileceği sayısız koşul mevcuttu.

Lenin, Sovyet devletini bürokratik deformasyonalara sahip bir işçi devleti olarak adlandırmıştı. Bu tanıma kimse itiraz etmedi. Hasta yatağında Lenin, bürokratizme karşı bir mücadele başlattı; bürokratizmin, özellikle Stalin yönetiminde, büyümesinin devrim için artan bir tehlike oluşturduğunu görmüştü. Bürokratizme karşı mücadele, Troçki’nin merkezci (orta yolcu) bürokrasi olarak adlandırdığı, Stalin hizbinin arkasında pekişmiş, ancak bir yandan işçi sınıfı ile diğer yandan kulak ve Nepmen arasında denge kuran bir egemen tabakaya karşı mücadeleye dönüştü.

Bu siyasi mücadele uzlaşmasız bir mücadeleydi ve bu nedenle Zinovyev, Kamenev, Radek ve diğerleriyle siyasi kopuşları zorunlu kılan bir mücadeleydi ama bu hâlâ Sovyet Partisi’nin ve Komintern’in reformu için bir mücadeleydi. Ancak Almanya’da Nazilerin zaferiyle Alman ve uluslararası işçi sınıfının uğradığı yenilgiden ve Stalinistlerin suç oluşturan kendi rollerini savunmalarından sonradır ki, Troçki bürokrasinin bilinçli bir karşıdevrimci güce dönüştüğü sonucuna vardı. Bu, çarpışan güçlerin mücadelesindeki farklı aşamaların kısa bir özetidir: uluslararası işçi sınıfının ve dünya devriminin davasını temsil eden devrimci Marksist eğilim ile ayrıcalıklı tabakalar karşı karşıyaydı. Bu tabakalar giderek asalak ve karşıdevrimci bir kast halinde pekişerek Bolşevik Partisi’ni yok ederken onu kendi aracına dönüştürmüştü.

Ancak yine de Troçki’nin bütün bu dönem boyunca vurguladığı gibi, işçi devleti henüz yok edilmemişti. Bu konuyu tekrarlamak ve incelemek önemlidir, çünkü çok sayıda eleştirmenin ve Troçkist hareketten firar eden kişinin kavrayamadığı tam da parti ile devlet arasındaki bu hayati ayrım. 1933 itibarıyla Stalinizm, yalnızca “merkezci” değil, karşıdevrimci hale gelmişti. Ancak o zaman bile Troçki, Sovyetler Birliği’nin ağır biçimde zayıflamış ve yozlaşmış olmakla birlikte bir işçi devleti olarak kaldığına ısrar etti. Bürokrasinin karşıdevrimci karakteri, tam da devrimin, işçi devletinin mezar kazıcısı olmasıyla kendini gösteriyordu ama onu henüz gömmemişti.

Tıpkı devrimci bir hükümetin bir gecede sosyalizmin kurulması anlamına gelmemesi gibi, bir Termidor gericiliği, hatta işçi sınıfının iktidarını asalak bir bürokrasiye kaybetmesi bile, devrimin tarihsel kazanımlarının bir gecede ya da otomatik olarak yok olması anlamına gelmez. Troçki’nin açıkladığı gibi, bu kazanımlar ağır biçimde tehlikeye girmişti. Dahası, Sol Muhalefet, bu kazanımların sözde kalıcılığı konusunda en ufak bir rehavete kapılmak bir yana, bürokrasinin yeni bir siyasi devrimle alaşağı edilmediği takdirde işçi devletinin kaçınılmaz olarak yok olacağı konusunda uyarıda bulundu.

Yozlaşmış bir işçi devletinin devam eden varlığı, bu statükonun sonunda sosyalizme götüreceği anlamına gelmiyordu; tam tersine. Bu, yalnızca Dördüncü Enternasyonal’in yapabilmiş olduğu hayati bir ayrımdır. Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi (DEUK), bu hayati teorik kazanımı savunmak için kuruldu ve bu nedenle SSCB’ye ne olduğunu yalnızca DEUK açıklayabildi.

Sol Muhalefet neredeyse başından itibaren, Muhalefet’in kendisi dahil, devrimin ve işçi devletinin ölümünü zamansız ilan edenlere karşı siyasi ve teorik bir mücadele yürütmek zorunda kaldı. Troçki, 1933 tarihli Sovyet Devletinin Sınıf Karakteri ve yaklaşık 18 ay sonrasının tarihini taşıyan İşçi Devleti, Termidor ve Bonapartizm eserlerini bu mücadeleye adadı. Bu eserlerinde yaşlı Bolşevik V. M. Smirnov gibi kahramanca devrimci şahsiyetlere ve devrimin tamamen yok edildiğini iddia eden eski komünist Boris Suvarine gibi daha az kahramanca olan pek çok kişiye atıfta bulunur.

Her şeyden önce, Troçki’nin daha sonra James Burnham ve Max Shachtman’a (Amerikan Sosyalist İşçi Partisi’ndeki küçük burjuva muhalefetin, Sovyetler Birliği’nin savunulmasından vazgeçen en belirgin ve kötü şöhretli liderlerine) karşı mücadelede daha ayrıntılı açıklayacağı üzere, basitçe “Proletarya diktatörlüğünün, proletarya üzerindeki diktatörlük tarafından engellendiği”ni söylemek bilimsel değildir. [5]

Sosyolojik tanımları A=A’yı aşmayan bir formalist için, birinin diğerini dışladığı bariz görünebilir. Ancak Troçki’nin 1933’te yazdığı gibi, “Böylesi çarpık bir mantık yürütme, sürecin gerçekliğinin maddi bir çözümlemesine değil, Kantçı normlara dayanan saf idealist şemalar üzerine inşa edilmiştir.” [6]

Stalinist bürokrasinin suçlarını bir an olsun küçümsemeden, Troçki ayrıca şunu da ısrarla belirtir:

“Bürokrasinin proletarya üzerindeki diktatörlüğü” tezleri daha derinine bir inceleme olmadan, yani bu bürokratik hakimiyetin toplumsal köklerinin ve sınıfsal sınırlarının daha net bir açıklaması yapılmadan, olsa olsa Menşevikler tarafından çok tutulan demokratik ibareler düzeyinde kısılıp kalacaktır. [7]

Bürokrasi bir sınıf değildir

Böylece Troçki, SSCB’nin “devlet kapitalizmi”nin bir çeşidini ya da yeni türden bir egemen sınıfı temsil ettiği argümanını reddetti. Troçki şunları yazdı:

Sınıfın bir Marksist için ender önemde ve dahası bilimsel olarak sınırlanmış bir anlamı vardır. Bir sınıf sadece milli gelirin dağılımı içindeki yeri ile değil, ancak ekonominin genel yapısı ve toplumun ekonomik temellerindeki bağımsız kökleriyle tanımlanır… Bürokrasi bütün bu toplumsal özelliklerden yoksundur. Üretim ve dağıtım sürecinde bağımsız bir konumu yoktur. Mülkiyetinin bağımsız kökleri yoktur. İşlevleri, temelde, sınıf egemenliğinin politik tekniğine ilişkindir. [8] [Vurgu özgün metinde]

… bürokrasinin ayrıcalıkları Sovyet toplumunun temellerini değiştirmemiştir; çünkü bürokrasi, kendisi için bir “sınıf” özelliği sayılabilecek ayrıcalıklarını hiçbir özel mülkiyet ilişkisinden değil Ekim Devrimi tarafından yaratılan ve esas olarak proletarya diktatörlüğü için geçerli olan mülkiyet ilişkilerinden almaktadır… Açık koymak gerekirse, bürokrasi halkı soyduğu sürece (ve bu her bürokrasi tarafından çeşitli yollarla yapılmaktadır) bizim işimiz sınıf sömürüsüyle değil, kelimenin bilimsel anlamıyla, çok büyük bir ölçekte de olsa, toplumsal asalaklıkla uğraşmak olacaktır… bürokrasi bağımsız bir sınıf değil proletarya üzerinde bir ur[dur]. Bir ur dev boyutlara ulaşabilir ve hatta yaşayan organizmanın ölümüne neden olabilir; ama hiçbir zaman bağımsız bir organizma haline gelemez. [9]

Başka bir deyişle, bu bir kasttır, bir egemen sınıf değil. İşçi hareketi içindeki bürokratizm deneyiminin bütünü, Sovyet bürokrasisinin reformist selefleriyle ortak olan yanını ve ayrıca rolünün kendine özgü yanını gösterir. Bu, türünün ilk olgusudur — yalnızca bir sendika ya da parti aygıtı değil, bütün devlet aygıtı aracılığıyla muazzam bir denetim uygulayan bir bürokrasi. Aynı zamanda, hiçbir tarihsel emsali olmayan ya da önceki deneyimlerden öğrenilen her şeyi çöpe atmamızı zorlayan bir olgu da değildir.

1935’te Troçki, Fransız Devrimi’nde 1794’te Robespierre’in düşüşüyle gerçekleşen karşıdevrimci altüst oluşla analoji yaparak, Sovyet Termidor’unun 1924’te başlayarak daha kademeli bir şekilde SSCB’de çoktan gerçekleşmiş olduğunu daha önce fark edemediği için hata yaptığını kabul etti. İşçi Devleti, Termidor ve Bonapartizm eserinde Troçki, burjuva devleti ile işçi devleti arasındaki hayati farkı şöyle vurgular:

Köylüleri serflikten kurtaran ve onlara toprak veren köklü demokratik devrimden sonra, feodal karşı-devrim genellikle olanaksızdır… Bir kez feodalizmin zincirlerinden kurtulduğunda burjuva ilişkileri duraklamaksızın gelişir. Hiçbir dış güç tarafından denetim altında tutulamazlar: daha önce kendi mezar kazıcılarını yarattıkları gibi, kendi mezarlarını da kendileri kazmak durumundadırlar. [10]

Böylece Fransa’daki Termidor gericiliği, burjuva devriminin en aşırı kanadını tasfiye etmişti ancak devrimin ana kazanımlarını geriye alma niyeti ya da yeteneği yoktu. Monarşinin restorasyonu bile, Troçki’nin deyişiyle, kendini orta çağ hayaletlerinin gölgesine sığınsa bile, feodalizmi yeniden inşa etme gücünden yoksun olacaktı.

Troçki şöyle devam eder:

Sosyalist ilişkilerin gelişimi konusunda durum tamamen farklıdır. Proleter devrimi üretici güçleri yalnızca özel mülkiyetin zincirlerinden kurtarmakla kalmaz ama aynı zamanda bu üretici güçleri kendi yarattığı devletin doğrudan yönetimine devreder… Kapitalizmin aksine, sosyalizm kendiliğinden değil ancak bilinçli olarak kurulur. Sosyalizm yolunda ilerleme, sosyalizme yönelen ya da yönelmek için zorlanan devlet iktidarından ayrı ele alınamaz. Sosyalizm ancak üretici güçlerin kapitalizminkinin çok daha üstüne çıktığı, insan isteklerinin herkes için ve tam anlamıyla cömertçe doyurulduğu, devletin tamamen toplumun içinde çözülerek eridiği gelişmenin çok yüksek bir aşamasında eksiksiz bir niteliğe kavuşabilir. [11]

Dolayısıyla, Sovyet Termidor’u, Fransız Devrimi’ninkinden çok farklı bir tarihsel anlama sahipti. 1794’teki Termidor burjuva devrimini tehdit etmedi. 1924’te başlayan Termidor sosyalist devrimi tehdit etti. Sosyalizmin inşası olanağını hemen ortadan kaldırmasa da onu ağır biçimde tehlikeye attı ve tartışmaya açtı. Egemen bürokrasi, yaslandığı üretim ilişkilerine giderek düşmanlaşıyordu.

Bu, sosyalizm mücadelesinin kendisini anlamak açısından hayati önem taşımaktadır. İşte bu nedenle hem iktidarın alınması hem de sosyalizmin inşası için devrimci bir partinin varlığı elzemdir. Troçki, SSCB’nin sona ermesinin kapitalizme ve piyasa ekonomisine bir alternatif olmadığını kanıtladığını ilan eden o yüzeysel kapitalizm savunucularını, on yıllar öncesinden çürütmektedir. Marksistler, sosyalizmin kapitalizm üzerindeki üstünlüğünün, kapitalizmin feodalizmi yerinden ettiği gibi yarı kendiliğinden bir şekilde ortaya çıkmadığının gayet farkındadırlar.

İhanete Uğrayan Devrim’in ana bölümü, Sovyet Termidor’unun istatistikler ve olgular temelinde titizce incelenmesine ayrılmıştır. Troçki, kendi ifadesiyle, “Stalin neden kazandı?” sorusunu yanıtlar. Bunun nedeni, Stalin hizbinin bunun nereye gittiğini bilmesi, daha ileri görüşlü olması değildi. Tam tersi geçerliydi. Ancak sonuç, çarpışan sınıf güçlerinin canlı mücadelesiyle belirlendi.

“Ussal düşünceyi politikayı uygulayan ve politikayı mantıksal bir tartışma veya bir satranç partisi olarak” görmek yanıltıcıdır. “Politik mücadele, özünde bir çıkarlar ve güçler mücadelesidir, us yürütme mücadelesi değil,” diye yazar Troçki. “Önderlerin nitelikleri, çatışmaların sonucu açısından hiç önemsiz olmamakla birlikte, ne tek ne de son tahlilde tayin edici etmendir.” [12] Belli bir aşamada bilgisizliği ve körlüğüyle dikkat çeken liderlere gereksinim duyan egemen sınıflar ve egemen gruplar vardır [ABD’deki mevcut durum bunun başlıca örneğidir].

Stalin hizbi birçok şeye kördü ama aynı zamanda Sovyet devletinin izolasyonu eliyle büyük ölçüde güçlendirilmişti. Bürokrasiyi güçlendiren emperyalizmin baskısıydı; bürokrasiye artan bir özgüven veren oydu; Muhalefet’in dünya devrimi konusundaki sözde “hayallerini” reddetmesini sağlayan oydu. Kızıl Ordu terhis edildi, devrimci işçi sınıfının genç fidanları İç Savaş’ta öldürüldü ya da parti ve devlet yönetiminin ihtiyaç duyduğu görevlere çekildi ve Yeni Ekonomi Politikası (NEP) kaçınılmaz olarak yeni küçük burjuva tabakaların doğuşuna yol açtı.

Her şeyden önemlisi, uluslararası durum bürokrasinin lehine işlemeye başladı. Troçki’nin yazdığı gibi:

Dünya işçi sınıfı ağır yenilgilere uğradıkça Sovyet bürokrasisinin kendine olan güveni o ölçüde artıyordu. Bu iki olgu arasında sadece kronolojik değil, aynı zamanda nedensel ve karşılıklı bir ilişki de vardı, şöyle ki: Hareketin bürokratik önderliği proletaryanın yenilgilerine katkıda bulunuyor, [Bulgaristan’da, Almanya’da, Estonya’da, Britanya’da, Polonya’da, Çin’de, yine Almanya’da uğranılan] yenilgiler ise bürokrasiyi güçlendiriyordu. [13]

Bürokrasi, emperyalizmin bir acentesi haline geldi, çünkü onun pragmatik ama acımasız bakış açısı dünya kapitalizminin gereksinimlerine karşılık geliyordu. Emperyalizm devrimi henüz yok edemiyordu ama onu sosyalizmden saptırmaya fazlasıyla istekliydi.

Bürokrasinin yükselişi, tek ülkede sosyalizm doktrininde, Troçkizm ve sürekli devrim teorisine yönelik acımasız saldırılarda ve Bolşevik Parti tarihinin tahrifatında ifadesini buldu.

Troçki, SSCB’nin somut bir tanımında ısrar etti; bu zorunlu olarak karmaşık bir tanım anlamına geliyordu. “Yozlaşmış işçi devleti” terimi, her ne kadar kesinlikle isabetli olsa da ve “devlet kapitalizmi” ile “bürokratik kollektivizm”den haklı olarak ayrılsa da tartışmayı bitirmedi. Daha sonra, Marksizmin yeni bir reddiyesinin —Troçki’nin tanımına biçimsel bağlılığını sürdürürken ona bütünüyle farklı bir içerik veren bir reddiye— nasıl ortaya çıktığını göreceğiz.

Troçki İhanete Uğrayan Devrim’de şöyle yazar:

Sovyet rejimini geçici ya da ara rejim olarak tanımlamak, kapitalizm (ve onunla birlikte “devlet kapitalizmi”) ve aynı zamanda da sosyalizm gibi ucu kapalı toplumsal kategorileri terk etmek anlamını taşır. Ama kendi başına tamamıyla yetersiz olmaktan başka böyle bir tanımlama aynı zamanda, şimdiki Sovyet rejiminden yalnızca sosyalizme geçişin olanaklı olduğu gibi yanlış bir fikrin de çıkmasına yol açabilir. Gerçekteyse kapitalizme bir geri dönüş tümüyle olanaklıdır. [14]

Ve mevcut koşullar altında bu toplumun doğasını olabildiğince somut bir biçimde açıklamaya devam eder:

Sovyetler Birliği kapitalizm ile sosyalizm arasında yarı yolda bulunan çelişkili bir toplumdur ki burada: (a) Üretici güçler devlet mülkiyetine sosyalist bir karakter verebilmek için hala yeterli olmaktan çok uzaktır; (b) Kıtlığın yarattığı ilkel birikim eğilimi, planlı ekonominin sayısız gediklerinden sızıyor; (c) Burjuva karakterini koruyan bölüşüm normları, yeni toplumsal farklılaşmanın temelinde yatıyor; (d) Bir yandan yavaş yavaş emekçilerin durumunu düzeltmekte olan ekonomik büyüme, aynı zamanda ayrıcalıklı bir tabakanın hızla oluşmasını körüklüyor; (e) Toplumsal uzlaşmazlıkları sömüren bürokrasi, kendini sosyalizme yabancı, denetimsiz bir kasta dönüştürmüştür; (f) İktidar partisince ihanete uğratılan toplumsal devrim, hala mülkiyet ilişkilerinde ve emekçi kitlelerin bilincinde varlığını sürdürüyor; (g) Biriken çelişkilerin daha da gelişmesi, sosyalizme olduğu gibi, geriye dönüp kapitalizme de yol açabilir; (h) Karşıdevrim kapitalizme doğru aldığı yolda, işçilerin direncini kırmak zorunda kalacaktır; (i) İşçiler sosyalizme doğru aldıkları yolda bürokrasiyi devirmek zorunda kalacaklardır. Son çözümlemede soru, yaşayan toplumsal güçlerin hem ulusal düzeyde hem tüm dünyadaki mücadelesiyle karara bağlanacaktır. [15]

Kuşkusuz bu dokuz maddelik tanım, devrimin seyrini ve devletin doğasını açıklamaya diğer herhangi bir formülasyondan daha fazla yaklaşmaktadır; ancak Troçkist hareket için bu, hiçbir zaman bir tanımı ezbere tekrarlamakla yetinmek anlamına gelemezdi. Onlarca yıl sonra, Stalinist rejim Troçki’nin mümkün olduğunu düşündüğünden çok daha uzun süre devam ederken ve bürokrasinin çürümesi sürüp derinleşirken, bu tanımla ve onun temelindeki yöntemle temel bir uyum içinde kalmakla birlikte, SSCB’de olduğu gibi başka yerlerdeki “emekçi kitlelerin bilincindeki” muazzam gerilemeyi, eşitsizliğin artmasını ve otarşik Stalinist devletin ekonomik krizinin derinliğini de hesaba katmak gerekli hale geldi.

Birikmiş çelişkiler, sosyalist yol için mücadele eden güçlerin artan zorluklarla karşı karşıya kaldığı bir aşamaya ulaşmıştı ve Ekim Devrimi’nin kaderi, Batı’da devrimci gelişmelerin canlanmasına her zamankinden daha fazla bağlıydı. Kuşku yok ki SSCB, Pablocuların iddia edeceğinin tam aksine, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde sosyalizmi inşadan giderek daha uzaklaştı.

Bugün İhanete Uğrayan Devrim’i incelerken, yalnızca Marksizmin bu temel eserine hayranlık duymak değil, Troçki’nin bu sayfalarda geliştirdiği perspektif ve program üzerine fikirlerin ve mücadelelerin yetmiş yıllık tarihini gözden geçirmek ve özümsemek gereklidir. Bu, parti inşasının ve kadro eğitiminin merkezindedir. Mesele, üye sayısı ya da sadece doğru sloganı veya taktiksel girişimi bulmak değil; her şeyden önce, sosyalist hareketin programatik temelini ve Marksizmin yirmi birinci yüzyıla kalan gerçek mirasını savunmak ve geliştirmektir.

Bu bizi, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde Troçkist hareketin incelenmesine getiriyor. Bu dönemde, Troçki’nin İhanete Uğrayan Devrim ve başka yerlerde karşı çıktığı devlet kapitalizmi ve bürokratik kolektivizm teorilerinin sonraki savunucularının yenilenen saldırılarına tanık olundu. Aynı zamanda, Troçkist hareket içindeki bazı unsurlar, savaş sonrasında Stalinizmin ve emperyalizmin geçici olarak yeniden istikrara kavuşması üzerine, Troçki’nin Stalinizm tahliline siyasi açıdan simetrik bir saldırı başlattılar. Bu saldırı, Sovyetler Birliği’ni savunmayı reddedenleri niteleyen Stalinofobi ve antikomünizme uyumun yerini, Stalinizme uyum ve Pablocuların meşhur ifadesiyle Stalinizmin “devrimci bir yönelim sergilemeye zorlanacağı” kavramının alması anlamında siyasi açıdan simetrik idi.

Öncelikle, savaş sonrası dönemin, Troçki’nin İkinci Dünya Savaşı başlarken öngördüğü genel çizgi doğrultusunda, devrimci fırsatlardan yoksun olmadığı belirtilmelidir. Buna, Batı Avrupa’da işçi sınıfının muazzam bir yükselişi de dahildi; Fransa ve İtalya’da milyonlarca işçi, iktidarı ele geçirmeleri için komünist partilere güveniyordu; buna ek olarak Çin Devrimi ve sömürge dünyasının dört bir yanındaki ayaklanmalar da bu sürecin bir parçasıydı.

Zafer kazanan emperyalist güçler, Birinci Dünya Savaşı sonrası deneyimlerden bir şeyler öğrenmiş durumdaydılar. Eski düşmanlarını yeniden istikrara kavuşturmaya çalıştılar. İtalya’da, Fransa’da, Yunanistan’da ve başka yerlerde, işçi sınıfını disipline etmek ve devrimci durumun gelişimini durdurmak için sosyal demokrasiye ve en önemlisi de Kremlin’e ve Stalinist partilere başvurdular. Soğuk Savaş başlarken, ABD içindeki acımasız anti-Sovyet ve antikomünist histeriye eşlik eden dönemde bile, Washington ve Moskova “savaş sonrası uzlaşı” yolunda ilerlediler.

Soğuk Savaş’ın retoriğinin ve Kore’deki sıcak savaşın arka planında, bu uzlaşı aynı zamanda emperyalizmin ve onun Stalinist acentelerinin geçici olarak yeniden istikrara kavuşturulmasını da olanaklı kıldı; bu acenteler savaştan bazı geçici prestijlerle çıkmışlardı, dünyanın dört bir yanındaki yüz milyonlarca insan tarafından yeni bir toplumun özneleri olarak görülüyorlardı. Doların üstünlüğü ve altın tarafından desteklenmesi temelinde, Keynesyen ulusal reformist politikalara başvurulmasıyla birlikte geçici bir hızla büyüme (boom) harekete geçirildi. Doğu Avrupa’da Stalinist rejimler kuruldu ama emperyalistler bunları uluslararası işçi sınıfını disipline etmek ve onun siyasi bağımsızlığını ve devrimci özlemlerini ezmek için ödenecek nispeten küçük bir bedel olarak kabul ettiler.

Tüm bu olaylarda hiç de önemsiz olmayan ve asla unutulmaması gereken bir etmen, Troçki’nin İkinci Emperyalist Dünya Savaşı’nın ilk yılında suikasta kurban gitmiş olmasıydı; devrimci hareketin safları hem faşizmin hem de Stalinizmin baskısı eliyle kritik alanlarda büyük kayıplar vermiş ve hayati öneme sahip önderlikten yoksun kalmış olarak, nispeten izole bir durumdaydı.

Bu da sahneyi, daha önce bahsettiğim, Troçkist harekete yönelik ideolojik ve siyasi saldırıya hazırlamıştı. Emperyalizmin ve Stalinizmin basınçları, Dördüncü Enternasyonal’in saflarında da yansımasını buldu.

Burada savaş sonrası ortaya çıkan eğilimlerden söz ediyoruz. ABD’deki Sosyalist İşçi Partisi’nden (SWP) kopan küçük burjuva muhalefetin liderleri söz konusu olduğunda, Burnham neredeyse derhal Marksizmi reddetti ve en sağa kaydı. Shachtman’ın bu yolculuğu neredeyse yirmi yıl sürdü ama 1940’ların sonlarına doğru giderek, Stalinist “barbarlığa” karşı “demokratik” emperyalizme eleştirel destek çizgisini benimsemişti.

Bu eğilimlere, savaşın sonucunun ve Stalinistlerin geçici olarak güçlenmesinin sosyalizmi artık, en azından nesiller boyunca, tarihsel gündemden çıkardığı sonucuna varan başkaları da katıldı. Amerikan SWP içindeki Goldman ve Morrow, Fransa’daki Ya Sosyalizm ya Barbarlık (Socialisme ou Barbarie) grubu ve kimi diğerlerinin vardığı sonuçlar bunlardı. Ve SWP’deki Johnson-Forest grubu (C.L.R. James ve Raya Dunayevskaya) ile Britanya’daki Tony Cliff gibi, SSCB’ye ilişkin “devlet kapitalizmi” teziyle hemfikir olduklarını açıklayanlar da vardı.

Dördüncü Enternasyonal için en acil ve ölümcül tehlike ise, Dördüncü Enternasyonal’in Avrupa merkezli liderliği içinde Pablocu revizyonizmin gelişiminden kaynaklandı. Michel Pablo ve Ernest Mandel, “nesnel toplumsal gerçeklik asıl olarak kapitalist sistem ile Stalinist dünyadan oluşmaktadır,” diye ilan ettiler. [16] Başka bir ifadeyle, kapitalizmin tarihsel krizi çözülmüştü. Bu, savaş-devrim, yüzyıllar boyu sürecek deforme işçi devletleri ve benzeri sloganlar gibi sol ve hatta ultra-radikal söylemlerle örtüldü ama esas siyaset, işçi sınıfı içindeki bürokratik önderliklere teslimiyet şeklindeydi. Artık bağımsız devrimci partiler inşa etmeye zaman kalmadığı iddiasıyla, Pablocular Dördüncü Enternasyonal’i Stalinist aygıt içinde tasfiye etmeye yöneldiler.

Uluslararası Komite’nin üyeleri ve destekçilerinin, bu revizyonist eğilime karşı verdikleri mücadelenin tüm tarihinden de bildikleri üzere, Pablocular Troçkist harekete devasa bir zarar verdiler. Ama önce James P. Cannon ve SWP tarafından yayımlanan 1953 tarihli Açık Mektup’ta, daha sonraki on yıllarda ise SWP’nin Troçkizmi reddetmesine ve özellikle de Britanya’daki İşçilerin Devrimci Partisi’nin (WRP) yozlaşmasına karşı Uluslararası Komite’nin verdiği mücadelelerde onlara direnildi ve sonunda siyasi olarak yenilgiye uğratıldılar.

Pablocular, Doğu Avrupa, Çin, Vietnam, Kuzey Kore ve başka yerlerde “deforme işçi devletleri”nin geleceği temsil ettiğini öne süren teoriyi geliştirerek “yozlaşmış işçi devleti”nin Marksist anlamının içini boşalttılar. David North’un İhanete Uğrayan Devrim kitabına yazdığı girişte ifade ettiği gibi, “yüzyıllar boyu sürecek” denen “deforme işçi devletleri” yaklaşık kırk yıl sürdü. Pablocuların bu dönem boyunca, Stalinist çöküş anına dek yaptıkları açıklamaları okumak —Mandel’in, Gorbaçov’un SSCB’de kapitalizmi restore ettiğini iddia etmenin saçma olduğu konusundaki unutulmaz yorumu gibi— Troçki’nin ünlü deyimini hatırlatıyor: büyük devrimci gelişmeler çeşitli merkezci ve revizyonist eğilimlerden “taş üstünde taş” bırakmayacaktır.

Bugün ise, esasen Pablocularla değil, Sovyetler Birliği’nin çöküşünün teorilerini her nasılsa haklı çıkardığını tamamen yanlış bir biçimde iddia eden “devlet kapitalizmi” teorisi savunucusu eğilimleri ele almak istiyorum. Ve özellikle, Dördüncü Enternasyonal’den yaklaşık 60 yıl önce kopan ve 2000’de ölen, arkasında Troçkist olduklarını iddia eden bir dizi merkezci örgüt bırakan Britanyalı eski Troçkist Tony Cliff’in rolünü inceleyeceğim. Söz konusu örgütler arasında Britanya’daki Sosyalist İşçi Partisi (SWP) ve ABD’deki Uluslararası Sosyalist Örgüt (ISO) de var (SWP ile ISO yollarını ayırmış olsa da hâlâ ortak bir teorik bakış açısını paylaşıyorlar).

Daha ileri gitmeden, “merkezci” teriminin burada 1930’larda İspanya’daki Birleşik Marksist İşçi Partisi (POUM) ve Almanya’daki Sosyalist İşçi Partisi (SAP) gibi partilerle aynı anlamda kullanılmadığı söylenmelidir. Bunlar, Stalinizm ve Sosyal Demokrasiye alternatif arayan binlerce işçiyi kendilerine çeken partilerdi. Devlet kapitalizmi teorisi savunucuları ise, anti-Marksist bakış açılarını onlarca yıl boyunca geliştirilmiş bir orta sınıf gruptur.

Cliff, Sovyet devlet kapitalizmi teorisinin kendi versiyonunu 1948’de geliştirdi. Yıllar önce bu teori lehine yapılmış argümanlara çok az şey ekledi. Cliff’e göre, sovyetlerin yok olması ve işçi sınıfının siyasi iktidarını kaybetmesi, Birinci Beş Yıllık Plan’ın hızlı sanayileşmesini yöneten egemen bürokrasinin devlet kapitalistlerinden oluşan bir egemen sınıfa dönüştüğü anlamına geliyordu. Troçki, daha önce kısaca tartıştığımız gibi, bu argümanlara yıllar önce yanıt vermişti. Cliff, miras hakkı olmayan ve özel mülkiyet ilişkileri bulunmayan egemen kastın nasıl bir egemen sınıf haline geldiğini hiçbir zaman açıklamadı.

Savaş sonrası gelişmelere bozguncu bir tepki

Cliff’in kavrayışında çok fazla özgünlük ya da teorik ciddiyet olmamasına karşın, eleştirisinde ifade edilen siyasi bakış açısı son derece açıklayıcıdır. Cliff’in kalkış noktası, kendisinin açıkça belirttiği gibi, 1940’ların sonlarında kaçınılmaz olarak değişen dünya durumunun getirdiği teorik zorluk değil, Troçki’nin sözde yanlış vaatleri ve öngörüleri konusundaki hayal kırıklığıydı. Cliff, on yıl önce Burnham ve Shachtman’ın dile getirdiği şikayetleri neredeyse kelimesi kelimesine tekrarladı; onlar da benzer şekilde Troçki’nin bir “sahte peygamber” olduğunu ilan etmişlerdi.

Troçki, ünlü makalesi “Sosyalist İşçi Partisi’nde Küçük Burjuva Muhalefet”te (Marksizmi Savunurken derlemesi içinde), peygamberlik işinde olmadığını açıklayarak şöyle yazmıştı:

Muhalefetin temsilcileri, “liderlik iflas etmiştir”, “teşhisler doğrulanmadı”, “olaylar bizi gafil avladı”, “sloganlarımızı değiştirmeliyiz”, diye feryat ettiklerinde ve bunu, sorunları ciddi olarak ele alma yönünde en ufak bir çaba göstermeksizin yaptıklarında, temelde parti bozguncuları olarak görüldüler. [17]

Troçki burada “bozguncu” terimini, partiyi bilinçli bir devrimci güç olarak ve kendi partileri olarak değil, dışsal bir şey olarak gören; işçi sınıfının canlı belleği ve laboratuvarı olarak, nesiller boyu mücadelenin cisimleşmesi olarak değil, kusurlu bulunmuş bir ürün sunan ya da kusurlu bir hizmet sağlayan bir tür siyasi danışman olarak gören morali bozulmuş ve şüpheci bir hizbi nitelendirmek için kullanır.

Bu hiç de ufak bir mesele değildir, çünkü Cliff’in ve Shachtman’ın ortak sınıf bakış açısının —morali bozulmuş küçük burjuvazinin bakış açısının— ampirik ve izlenimci yönteminin kalbine iner.

Onlarca yıl sonra, Troçki’den Sonra Troçkizm adlı kısa kitabında Cliff, Troçki’nin “yanlış vaatlerini” şöyle özetler: “Stalinist rejimin Rusya’da savaştan sağ çıkamayacağını öngörmüştü… Troçki kapitalizmin ölümcül krizde olduğunu düşünüyordu… Troçki, geri ve azgelişmiş ülkelerde burjuva demokratik görevlerin ancak işçi sınıfı iktidarıyla gerçekleştirilebileceğini savundu… Troçki, Dördüncü Enternasyonal’in önümüzdeki birkaç yılda büyük bir geleceği olduğundan çok emindi.” [18]

Şimdi, Troçki’nin suçlandığı bu korkunç suçları inceleyelim. Kuşkusuz, yukarıdaki çeşitli atıflar verilen garantiler değil, devrimci perspektiflerle ilgilidir. Troçki’nin 1922’de Komintern’in Dördüncü Dünya Kongresi’ndeki konuşmasında ifade ettiği gibi, “Biz siyasetimizi hiçbir zaman devrimci olanakları ve perspektifleri asgariye indirme üzerine kurmadık.”

Ancak Cliff’i öfkelendiren tam da buydu: Troçki’nin, Stalinizmi devirme ve Dördüncü Enternasyonal’i büyük bir güç haline getirme mücadelesine dayanan aktif bir politika izlemesi. Cliff, çatışan sınıf güçlerinin canlı mücadelesinin, her zaman öngörülemeyen karmaşık ve çelişkili gelişmelere yol açması gerçeğini, çağın niteliğini geçersiz kılan bir unsur olarak ele alır. “Bize binlerce üye sözü vermiştiniz ama hâlâ akıntıya karşı yüzüyoruz,” diye sızlanır.

Troçki’nin 1939-1940 yıllarında küçük burjuva muhalefete verdiği yanıtta açıkladığı gibi, perspektifler bir senet değil, pratiğe yönelik bir kılavuzdur. Birileri de aynı şekilde, Marx’ın analizinin temelden yanlış olduğunu, çünkü sosyalizmin ilk olarak gelişmiş bir kapitalist ülkede ortaya çıkacağına inandığını ya da Lenin ve Troçki’nin Almanya’da ve kapitalist Batı’nın diğer yerlerinde devrim beklentisiyle hareketi yanlış yönlendirdiklerini iddia edebilirler. Aslında, devrimci hareketten kaçışlarını meşrulaştırmak için bu tür suçlamalarda bulunan pek çok kişi vardı. Cliff ve destekçileri, bu merkezci döneklik geleneğinin tam ortasında durmaktadırlar.

Bu, Cliff’in argümanlarını biraz daha ayrıntılı incelediğimizde daha da açığa çıkar. “İkinci Dünya Savaşı’nın sonundaki gerçeklik [Troçki’nin sözde bürokrasinin çöküşüne ilişkin vaadinden] çok farklıydı,” diye yazar Cliff. “Stalinist rejim çökmedi. Gerçek şu ki, 1945’ten sonra Doğu Avrupa’ya genişleyerek gücünü giderek artırdı.” [19]

Cliff, Pablo’nunkiyle benzer bir yöntem ve hatta siyasi sonuçla, Stalinizmin devrimci bir muhalifi olduğunu iddia etse de Moskova’nın Doğu Avrupa’ya doğru savunmacı genişlemesini büyük bir güç ve istikrar işareti olarak tamamen yanlış okudu. Stalin’in ölümünden, Doğu Alman ayaklanmasından, Macar Devrimi’nden ve Kruşçev’in 1956’daki gizli konuşmasından sadece birkaç yıl önce, Cliff’in Stalinizm hakkında vardığı yargı, esasen ona hiçbir zaman sahip olmadığı bir iç güç ve ilerici rolü atfediyordu.

Peki, kapitalist dünyaya ne olmuştu? “Savaş sonrası kapitalizm,” diye yazar Cliff, “genel durgunluk ve çürüme tuzağına düşmedi. Gerçekten de Batı kapitalizmi muazzam bir genişlemeden yararlandı ve bunun yanında reformizmin bir canlanması geldi… sosyal demokrat ve komünist partiler, parçalanmak yerine, savaş sonrası dönemde sayı ve destek olarak öncekinden daha güçlü çıktılar… Örneğin Britanya’da Attlee hükümeti reformizmin doruğunu temsil ediyordu… bunun tüm zamanların en etkili reformist İşçi Partisi hükümeti olduğuna kuşku yoktur. Attlee döneminde işçiler ve aileleri savaştan önceye göre çok daha iyi geçindiler.” [20] Bu aynı şekilde bir sayfa daha devam ediyor.

Burası, Troçkist hareketin savaş sonrası ekonomik büyümeye ilişkin –40 yıldan çok daha önce yapılmış olan– analizini ayrıntılı olarak özetlemenin yeri değildir. Uluslararası Komite’nin bu büyümeyi görmezden gelmek şöyle dursun, onu açıklayabilen tek siyasi eğilim olduğunu belirtmekle yetinelim. Israrla vurguladığımız gibi, bu büyüme kapitalizmin içsel bir gücünün ya da arta kalmış ilerici bir rolünün sonucu değildi; daha ziyade faşist güçlerin yenilgisinin ardından ortaya çıkan koşullara verilen bir yanıtı ifade ediyordu. Avrupa’daki silahlı işçi sınıfının rolü, savaşın hemen ardından Amerikan işçi sınıfının ayağa kalkması ve Çin’de güç kazanan devrim hesaba katılmalıydı. Emperyalizm, temel çelişkilerinin hiçbirini aşamamıştı ancak işçi hareketi içindeki acentelerini, yani hem sosyal demokrasiyi hem de bilhassa Stalinizmi kendi çıkarları için kullanabilmişti. Savaş sonrası dönem, bu bağlamdan ayrı olarak anlaşılamaz.

Cliff ise reformizmin altın çağını övüyordu. Her şeyden önemlisi Cliff, Pablocular gibi, işçi sınıfının bağımsız mücadelelerini ve bunların bu dönemdeki etkilerini görmezden geldi.

Cliff’in yozlaşmış işçi devleti teorisinden vazgeçmesinin belirli bir siyasi anlamı vardı. Bu, devrimci hareketin karşılaştığı güçlüklere karşılık “demokratik” kapitalizmin ideolojik ve siyasi basıncına bir teslimiyeti temsil ediyordu. Tıpkı Shachtman’ın 1939’da Hitler-Stalin Paktı döneminde küçük burjuva entelektüeller arasında hâkim olan ruh haline uyum sağladığı gibi, Cliff ve destekçileri de Soğuk Savaş’ın yarattığı basınçlara uyum sağladılar. Açıkçası, bu dönemdeki antikomünist kampanya karşısında Marksizmi savunmayı çok zor ve rahatsız edici bulmuşlardı. Yalnızca gerçek Troçkistler, Cannon’ın Açık Mektup’ta o kadar iyi ifade ettiği gibi, Stalinizme teslim olmadan emperyalizme karşı ve emperyalizme teslim olmadan da nihayetinde emperyalizmin küçük burjuva bir acentesi olan Stalinizme karşı mücadele edebildiler.

“Demokratik” emperyalizmin basıncına teslimiyet, Cliff’in argümanlarında sürekli yinelenen bir temadır. Cliff’in başlıca şikâyetlerinden biri, savaş sonrasında Troçkistlerin hâlâ Sovyetler Birliği’nin sosyalist olduğunu söylemesidir. Cliff, “Stalinist rejimin sosyalist bir devlet, hatta yozlaşmış bir işçi devleti —kapitalizm ile sosyalizm arasında geçişken bir aşama— olarak algılanması, onun kapitalizmden daha ilerici olduğunu varsayıyordu,” [21] diye yazıyordu. Başka yerlerde Cliff aynı sözleri kullanır, Troçki için Sovyetler Birliği bir tür “deforme sosyalizmdi,” der.

Bu, Troçkist görüşün tahrif edilmesidir. İhanete Uğrayan Devrim, işçi devleti ile sosyalizm arasındaki farkı –yozlaşmış bir işçi devleti ile sosyalist toplum arasındaki farkı saymıyoruz bile– açıklamak amacıyla yazılmıştır; üstelik bu, ilk kez yapılan bir açıklama değildi. Stalinist rejim ne sosyalizmdi ne de ilericiydi; ilerici kalan, bürokrasinin henüz yok etmediği Devrim’in kazanımlarıydı. Devlet kapitalizmi teorisi savunucuları, bu çelişkili gerçeği göz ardı ederek Sovyetler Birliği’nin savunulmasını reddettiler; oysa bu savunma, Troçkist hareket tarafından, Cliff’in yanlış bir şekilde ima ettiği gibi bir tür eleştirel destek şeklinde değil, Stalinizme rağmen ve ona karşı mücadele şeklinde sürdürülmüştü.

Troçki’yi saptıran Cliff, 1950’ler boyunca Shachtmancılarla iş birliği yaptı. Her ne kadar Cliff’in Britanya’daki grubu (önce Uluslararası Sosyalistler; 1977’den itibaren de Sosyalist İşçi Partisi) Shachtman’ın yaptığı gibi aşırı sağa kaymamış olsa da Shachtman’la iş birliği, Dördüncü Enternasyonal’den merkezci bir kopuşa tanıklık ediyordu.

Dördüncü Enternasyonal’in tarihinin demagojik bir şekilde tahrif edilmesi, Cliff ve destekçilerinin çeşitli makale ve kitaplarında sürekli işlenen bir başka temadır. Her şeyden önemlisi, Uluslararası Komite’nin varlığı basitçe görmezden gelinir. Cliff; Pablo, Mandel ve Latin Amerikalı Juan Posadas’tan (nükleer savaşı sosyalist geleceğe giden yol olarak savunan ultra-Pablocu) alıntı yapar. Ölümünden sadece birkaç yıl önce Cliff, “Mandel, Pablo ve Posadas aynı okuldan, dogmatik Troçkizmden çıkmıştır,” [22] diye yazdı. Cannon’dan ya da 1960’larda Pabloculuğa karşı mücadeleye önderlik eden Gerry Healy’den söz edilmez. Cliff’e göre Troçkizm ile Pabloculuk eşittir ve bu, devlet kapitalizmi teorisi savunucularına kendilerini aldatıcı bir şekilde Stalinizmin uzlaşmaz muhalifleriymiş gibi göstermelerine olanak sağlar.

Devrimci enternasyonalizm mi, taktiksel oportünizm mi?

Bu kaba tahrifatın ardında, Cliff grubunun Dördüncü Enternasyonal’in kuruluşuna şiddetli karşı çıkışı yatar. Duncan Hallas bunu 1979’daki Troçki’nin Marksizmi adlı kitabında açıklar.

Hallas, Troçki’nin 1930’da yazdığı bir makaleden şu alıntıyı yapar:

Dünyanın her yerindeki Komünist Sol yalnızca beş kişiden oluşsaydı bile, yine de bir ya da daha fazla ulusal örgütün inşasıyla eşzamanlı olarak uluslararası bir örgüt inşa etmek zorunda kalacaklardı. Ulusal örgütü temel, Enternasyonal’i ise çatı olarak görmek yanlıştır. Buradaki karşılıklı ilişki tamamen farklı türdedir. Marx ve Engels komünist hareketi 1847’de uluslararası bir belgeyle ve uluslararası bir hareketin yaratılmasıyla başlattılar. Aynı şey Birinci Enternasyonal’in yaratılmasında tekrarlandı. Üçüncü Enternasyonal’in hazırlığında Zimmerwald Sol’u aynı yolu izledi. Bugün bu yol, Marx’ın günlerinden çok daha zorunlu bir biçimde dayatılmaktadır. Kuşkusuz, emperyalizm çağında bir devrimci proleter eğilim şu ya da bu ülkede ortaya çıkabilir ancak yalıtılmış bir ülkede gelişip serpilemez; oluşumunun ertesi günü uluslararası bağları, uluslararası bir platform aramak ya da yaratmak zorundadır, çünkü ulusal politikanın doğruluğunun garantisi yalnızca bu yolun bulunmasıyla sağlanabilir. Uzun yıllar boyunca ulusal olarak kapalı kalan bir eğilim kendini geri dönüşsüz olarak yozlaşmaya mahkûm eder. [23]

Hallas’ın kendisi için iddia ettiği gibi, Stalinizmin Marksist bir muhalifinin, Sovyet bürokrasisinin benimsediği türden ulusal sosyalizme karşı bu güçlü enternasyonalizm savunmasıyla hemfikir olacağı sanılabilir. Ama hiç de öyle değil. Hallas yukarıdaki Troçki alıntısını topa tutarak, Troçki’nin argümanlarının “eleştirel inceleme karşısında ayakta kalamayacağını” söyler. Hallas’a göre, Komünist Manifesto “sadece birkaç ülkede var olması bakımından uluslararası” olan Komünistler Birliği için yazılmıştı. Bu, “Özünde bir Alman örgütüydü; Paris, Brüksel ve başka yerlerdeki Alman göçmen zanaatkârlardan ve aydınlardan, ayrıca Renanya ve Alman İsviçresi’ndeki gruplardan oluşuyordu.”

Üstelik Hallas’a göre, “Birinci Enternasyonal, liberal etki altındaki mevcut İngiliz sendika örgütleri ile Proudhoncu etki altındaki mevcut Fransız sendika örgütleri arasındaki bir ittifak olarak başladı...” [24] Ve böyle devam eder. Tarihin böyle cahilce tahrif edilmesi, bilimsel sosyalizmin kurucu programatik belgesinin temel doğasını kasten çarpıtmakta ve Marx’ın hayat eserini tahrif ederek, sırf uluslararası bir hareketin temellerini atmak için bir grup sendikacıyla sabırla mücadele ettiği için onu bir sendikacıya dönüştürmeye çalışmaktadır.

Devlet kapitalizmi teorisi savunucuları, Stalinizmin ilkeli muhalifleri olmak bir yana, Stalinistlerin de büyük ölçüde hemfikir olabileceği bir parti anlayışı ortaya koymuşlardır. Hallas’a göre, 1917’den 1936’ya kadar olan deneyimler, “kısmi talepler için uzun bir mücadele dönemi boyunca ulusal işçi sınıflarına kök salmış partilerin vazgeçilmezliğini göstermiştir.” [25]

Daha açık bir Marksizm reddiyesi olamazdı. Bu bakış açısı, onların “taktiksel oportünizmi”ni özetlemektedir. Uluslararası bir program yerine kısmi talepler temelinde Britanya işçi sınıfı içinde kök salmaya çalışan bu oluşum, onca yıl boyunca tam da bu şekilde işlev görmüştür. Sendikalarda “tabancılık” ve bürokrasi ile iş birliği; 1970’ler ve 1980’lerdeki Anti-Nazi Birliği’nde olduğu gibi tek konulu orta sınıf protestoları; bugün Tommy Sheridan ve İskoç milliyetçiliğiyle, ayrıca Respect seçim koalisyonunda George Galloway ile iş birliği. ABD’de ise Uluslararası Sosyalist Örgüt (ISO), Ralph Nader ve Yeşiller’in, son zamanlarda da anti-Troçkist demagog Peter Camejo’nun en büyük destekçileri haline gelmiştir.

1991’de Sovyetler Birliği’nin tarihi çöküşü ve bundan önce Doğu Avrupa’daki Stalinist rejimlerin yıkılması, önceki on yıllar boyunca çeşitli sol siyasi akımlar tarafından Stalinizmin doğasına dair savunulan farklı görüşleri sınava tabi tuttu.

Kuşkusuz Pablocular derhal ve tamamen teşhir oldular ve aslında çok daha önce teşhir olmuşlardı. Britanya’daki İşçilerin Devrimci Partisi’nden (WRP), Pablocu bakış açısına sonradan geçen biri olan Michael Banda’nın, kapitalizmin restorasyonunun SSCB’de artık bir olasılık bile olmadığı saçma iddiasını, bunun gerçekleşmesinden sadece birkaç yıl önce ileri sürmesi gibi bir durum vardı.

Devlet kapitalizmi teorisi savunucuları, Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle bir şekilde haklı çıktıklarını iddia ederler ama bunlar, ciddi bir analizden yoksun, körü körüne ileri sürülen iddialardan ibarettir.

Gerçekte, devlet kapitalizmi ve bürokratik kolektivizm teorileri, Rus Devrimi’nin 74 yıllık tarihini ve SSCB’nin çöküşünün ardından yaşanan gelişmeleri hiçbir açıdan açıklayamamıştır.

Onlar bürokrasinin neden kendi varlığını inkâr etmiş ve sonuna kadar işçi sınıfının adını kullanarak yönetmeye devam etmiş olduğunu ya da ne kadar çürümüş olsalar da Komünist Partilerin neden kapitalist dünyada işçi hareketi üzerindeki etkilerine ve kontrollerine dayanmayı sürdürmüş olduklarını açıklayamıyorlar.

Devlet kapitalizmi, bürokrasinin kendi varlığının dayandığı mülkiyet ilişkilerine neden düşman olduğunu açıklayamaz. Eğer bürokrasi bir egemen sınıf olsaydı, tarihte ilk kez bir egemen sınıf, egemenliğinin kaynağına karşı bu tür bir karşıtlık ilişkisi sergilemiş olurdu. Aslında, onun ulusallaştırılmış mülkiyetle ilişkisi asalak bir ilişkiydi.

Bu teori, bürokrasinin uluslararası rolünü de açıklayamamaktadır. Bürokrasi hiçbir zaman kendi mülkiyetini savunan bağımsız bir etken olmadı, daha ziyade emperyalizmin bir acentesi olarak işlev gördü ve bu rolünü işçi sınıfı hareketini boğarak yerine getirdi.

İşçi hareketini kontrol etme yeteneği, tam da 1980’lerde bir çıkmaza girdi. Stalinizm işlevselliğini yitirmişti; zira küresel ekonomik kriz, ona —ve bu bağlamda reformist ve işçi bürokrasilerindeki diğer bürokratik liderliklere de— daha önceki bir aşamada mümkün olan türden ulusal reformist politikaları izlemek için hiçbir hareket alanı bırakmamıştı.

Daha önce de açıkladığımız gibi, Sovyet devleti ikili bir karaktere sahipti. Bu bakımdan, devlet kapitalizmi teorisi savunucuları, kırk yıldan fazla süren Soğuk Savaş’ın temel kaynağını açıklayamamaktadır. Eğer SSCB devlet kapitalisti idiyse, Sovyetler Birliği neden dünya emperyalizmi tarafından bir tehdit olarak algılandı? Bu, elbette kimsenin hayal ürünü değildi. Kapitalist dünya, bürokrasi yüzünden değil, Rus Devrimi örneği yüzünden Sovyetler Birliği’ne karşı çıkıyordu; bu örnek, son derece yozlaşmış bir biçimde de olsa hâlâ yaşıyordu. İşte bu yüzden Soğuk Savaş SSCB ile beraber sona erdi ve işte bu yüzden emperyalizm, Sovyetler Birliği’nde kapitalizmin restorasyonunu kutladı; ancak bu zafer coşkusu, kapsamlı bir şekilde analiz edip açıkladığımız nedenlerden ötürü son derece kısa ömürlü oldu.

Devlet kapitalizmi teorisi savunucuları ayrıca, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra eski SSCB’de işçi sınıfının uğradığı yıkımı açıklayamazlar. Dünya, modern tarihte benzeri görülmemiş bir yaşam standardı ve yaşam süresi düşüşüne, Büyük Buhran yıllarından bile daha büyük bir toplumsal gerilemeye tanık oldu. Bu, on yıldan biraz fazla bir süre içinde, öylesine büyük bir toplumsal kutuplaşma ve toplumsal sefalet yarattı ki, Stalin için bile nostalji yarattı. Bu durum ancak devletin doğasında meydana gelen köklü bir değişim bağlamında anlaşılabilir. Devlet eskiden, her ne kadar son derece çarpık bir biçimde de olsa, işçi sınıfına dayanıyordu ve ona bazı tavizler vermek zorunda kalıyordu; oysa bugün, toplumsal koşullara ve yaşam standartlarına yönelik saldırıya öncülük ediyor.

Son bir nokta. Devlet kapitalizmi teorisi savunucuları, Troçki’nin öngördüğü gibi kapitalist restorasyon şiddetli bir karşıdevrim sonucu gerçekleşmediği için Troçki’nin yanıldığının kanıtlandığını öne sürüyorlar. Burada da çarpıtma ve gerçeği saptırma suçunu işliyorlar. Kendi teorilerine göre, ilk Beş Yıllık Plan’ın yürürlüğe girmesiyle birlikte 1928’de kapitalizmin restore edildiği iddiasını açıklamaya zahmet etmiyorlar. Onlara göre, sözde bir sınıftan diğerine iktidar devri tamamen barışçıl bir şekilde gerçekleştiği için, bu gerçekten de Marksist devlet teorisinin çarpıtılmasıdır.

Troçki, 1930’larda yazarken, kapitalist karşıdevrim tehlikesine karşı uyarıda bulunuyordu. Kapitalizmin restorasyonu, onlarca yıl sonra geldiğinde, görece “barışçıl” idi ve bu tam da yozlaşmanın uzatmalı karakteri nedeniyle böyleydi. Bürokrasi sahneden çekilinceye kadar Ekim Devrimi’nden geriye kalan kazanımlar o kadar ileri derecede zayıflatılmıştı ki, son darbeleri indirmek nispeten kolay oldu.

Ancak bir kez daha İhanete Uğrayan Devrim’e başvurursak, bu tür bir olasılığın bile öngörüldüğünü görürüz. Troçki, Stalinizme karşı ya proleter siyasi devrim ya da kapitalist karşıdevrim olasılığını tartıştıktan sonra şöyle devam eder:

Bir de üçüncü bir şık varsayalım: Ne devrimci ne de karşıdevrimci bir parti iktidarı ele geçirmiş olsun. Bürokrasi, devletin başında işine devam eder. Bu koşullar altında bile toplumsal ilişkilerin evrimi sürecektir. Bürokrasinin barışçıl olarak ve kendi isteğiyle sosyalist eşitlik adına kendisinden vazgeçmesine güvenemeyiz. Eğer böylesi bir işlemin fazlasıyla açık olan tüm rahatsızlıklarına karşın, şu anda rütbeleri ve nişanları getirmeyi olanaklı bulduysa, kaçınılmaz olarak ilerideki aşamalarda da kendisine mülkiyet ilişkilerinde destek arayacaktır. Denebilir ki, ona gerekli geliri sağladığı surece büyük bürokrat, hakim mülkiyet biçimlerinin ne olduğuna pek aldırış etmez. Böyle bir sav yalnızca bürokratın kendi haklarının istikrarsızlığını değil, çocuklarının hakları ne olacak sorusunu da göz ardı eder. Yeni aile tapınması gökten zembille inmemiştir. Ayrıcalıklar eğer insanların çocuğuna aktarılamıyorsa kıymetlerinin ancak yarısı kadar ederler. Vasiyet hakkı, mülkiyet hakkının ayrılmaz parçasıdır. Bir devlet tekelinin müdürü olmak yeterli değildir; aynı zamanda hissedar da olmak gereklidir. Belirleyici özelliğe sahip bu alanda bürokrasinin zaferi, onun yeni bir varlıklı sınıfa dönüşmesi anlamını taşıyacaktır. Öte yandan proletaryanın bürokrasiye karşı zaferi, sosyalist devrimin yeniden canlanmasını garantileyecektir. Üçüncü şık dolayısıyla bizi ilk ikisine getirir ki zaten onları daha acık ve anlaşılır olmak için zikretmiştik. [26]

Rus Devrimi’nin ve Sovyet devletinin doğası sorununun, soyut ya da akademik bir mesele değil, çağın doğasını, yirminci yüzyılın derslerini ve bugün işçi sınıfı ve Marksist hareketin karşı karşıya olduğu en temel soruları gündeme getiren bir mesele olduğu yeterince açık olmalıdır. Devrim bir tesadüf değildi. SSCB’nin yozlaşmasının da küresel ekonomi üzerindeki etkisini ve egemenliğini hiçbir zaman bırakmayan kapitalist sistemin temel çelişkileriyle bağlantılı nesnel maddi nedenleri vardır.

Tam da üretimin küresel karakteri ile ulus devlet bariyerleri arasındaki çelişki, iki emperyalist dünya savaşında ve Rus Devrimi’nin Stalinist yozlaşmasında kötü huylu ifadesini bulmuştur. Emperyalist çağda uluslararası işçi sınıfını kapitalizmin çıkmazının üstesinden gelme mücadelesine hazırlama ve ona önderlik etme görevi, artan bir aciliyetle gündeme gelmektedir ve bu görev, Troçkizm ile onun Sovyetler Birliği ve Stalinizm tahlilinin temelleri üzerine dayanmalıdır.

Dipnotlar

[1] Lev Davidoviç Trotskiy, İhanete Uğrayan Devrim (İstanbul: Alef Yayınevi, 2006), s. 71. Yayına hazırlayan: Çiçek Öztek. Kolektif çeviri.

[2] Adı geçen eser, s. 72.

[3] Age., s. 73.

[4] Age., s. 74.

[5] Leon Troçki, Sovyet Devletinin Sınıf Karakteri (İstanbul: Enternasyonal Yayınları, 1979), s. 10. Çevirenler: Ahmet Erdem ve Zeynep Dağlar.

[6] Age.

[7] Age., ss. 11-12.

[8] Age., s. 23.

[9] Age., ss. 25-27. Düzeltilmiş çeviri (aynı kelime için önce “ur” sonra “tümör” kullanımı “ur”da tekleştirildi).

[10] Age., s. 58.

[11] Age.

[12] İhanete Uğrayan Devrim, ss. 123-124. Düzeltilmiş çeviri (“çatışmaların selameti” yerine “çatışmaların sonucu”).

[13] Age., s. 127.

[14] Age., s. 347.

[15] Age., ss. 347-348.

[16] Aktaran David North, Savunduğumuz Miras – Dördüncü Enternasyonal’in Tarihine Katkı (İstanbul: Mehring Yayıncılık, 2017), s. 200. Çeviren: Halil Çelik.

[17] Lev Trotskiy, Marksizmi Savunurken (İstanbul: Kardelen Yayınları, 1992), s. 96. Çeviren: Yavuz Alogan.

[18] http://www.marxists.org/archive/cliff/works/1999/trotism/ch01.htm

[19] Age.

[20] Age.

[21] http://www.marxists.org/archive/cliff/works/1955/statecap/intro.htm

[22] http://www.marxists.org/archive/cliff/works/1999/trotism/ch01.htm

[23] Trotsky’s Marxism’de alıntılanmıştır (Bookmarks, 1979), s. 89-90. Ayrıca bkz. https://www.marxists.org/archive/trotsky/1930/06/fi-a.htm

[24] Age., s. 90.

[25] Age., s. 94

[26] İhanete Uğrayan Devrim, ss. 346-347. Düzeltilmiş çeviri (İngilizcesinde toplumsal eşitlik [“social equality”] değil, sosyalist eşitlik [“socialist equality”] olarak geçtiği için ilgili kelime düzeltildi).

Loading