Fidel Castro’nun doğumunun 100. yılı vesilesiyle Dünya Sosyalist Web Sitesi, Bill Van Auken tarafından Castro’nun Kasım 2016’daki ölümünün ardından kaleme alınan ve kendisinin siyasi rolüne ilişkin bugüne dek yapılmış en ciddi bilanço olmayı sürdüren “Fidel Castro’nun siyasi mirası” başlıklı açıklamayı aşağıda yeniden yayımlıyor.
13 Ağustos’taki yüzüncü doğum günü, kardeşi Raúl Castro’nun ve dünyanın dört bir yanından eylemcilerin katıldığı büyük bir anma töreniyle resmen kutlandı. Ne var ki sıradan Kübalılar yıl dönümünü ezici çoğunlukla öfkeyle ve bulanık bir nostalji duygusuyla karşıladı. Yüzüncü doğum yılı, 1959’dan bu yana yaşanan en derin ekonomik krizle kesişiyor: günde 20 saate varan elektrik kesintileri, büyük ölçüde felce uğramış bir tarım, çökmüş bir turizm sektörü ve ülkeyi çalışma çağındaki nüfusunun kayda değer bir bölümünden yoksun bırakan kitlesel bir göç dalgası. Havanalı bir yurttaş uluslararası basına, “Castro’nun inşa ettiği şeyden geriye hiçbir şey kalmadı,” dedi. Ancak aşağıdaki bilançonun açıkça ortaya koyduğu gibi, Küba’daki mevcut önderliğin yol açtığı toplumsal felaket ve izlediği politikalar Castroculuktan bir kopuşu değil, onun mantıksal sonucunu temsil etmektedir.
Castroculuk, savaş sonrası dönemde Stalinist bürokrasinin himayesine dayanan ve bürokrasi 1991’de Sovyetler Birliği’ni dağıttığında temellerinden yoksun kalan burjuva milliyetçi hareketlerin iflasının en açık örneklerinden biriydi. Bugün Havana’daki hükümet, Trump yönetimiyle bir anlaşmanın şartlarını müzakere ediyor ve bir tek egemen katmanın ayrıcalıklarından vazgeçmek dışında her türlü ekonomik tavizi vermeye hazır: özelleştirmeler, emeği koruyan düzenlemelerin tasfiyesi, sürgündeki sermayeye açık davetiyeler…
Washington’ın hazırladığı saldırı, baştan aşağı canice ve intikamcı niteliktedir. Enerji ablukası, yaptırımlar, rejim değişikliğine hazırlanmak üzere bir CIA görev gücünün oluşturulması ve askerî harekât tehditleri Küba halkına yöneltilmiştir. Ama Castroculuk emperyalizme karşı çıkmanın hiçbir yolunu sunmamıştır ve işçi sınıfı, bugünkü felaketi doğurmuş olan bir program temelinde kendisini savunamaz. Ortaya çıkan durum, sürekli devrim teorisinin tersinden doğrulanmasıdır: Emperyalizmin ezdiği ülkelerde ulusal burjuvazi ve onun küçük burjuva temsilcileri, emperyalizme karşı tutarlı bir mücadeleyi sonuna kadar götürmekten tabiatı gereği acizdir; bunun için dünya sosyalist devriminin bir parçası olarak işçi sınıfının iktidarı alması zorunludur.
Bu yalnızca bir Küba meselesi değil, küresel bir süreçtir. David North’un, Sosyalist Eşitlik Partisi’nin Dokuzuncu Kongresi’nde “toplumsal reformizm”in teorisyenlerine yanıt verirken belirttiği gibi:
İlan ettikleri “demokratikleşmiş Latin Amerika” bugün “Lima’da bir Fujimori, Santiago’da bir Pinochet yanlısı, Buenos Aires’te elinde motorlu testereyle cuntaya hayranlık duyan biri ve Caracas’ta, Amerikan komandoları bir devlet başkanını kaçırıp ülkenin petrolünü Wall Street’e teslim ettikten sonra göreve getirilmiş vekil bir hükümet tarafından yönetiliyor.”
Küba’da kapitalizm hiçbir zaman ortadan kaldırılmadı ve Castroculuk toplumsal reformizmin sınırları içinde kaldı; bunun sonucu da milyonlarca işçinin, geniş doğal kaynaklarla birlikte, ucuz emek olarak mali sermayenin gereklerine tabi kılınması oldu.
Mücadeleye atılan yeni işçi ve gençlik kuşağı için, aşağıdaki değerlendirme —ve Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin altmış yılı aşkın süredir geliştirdiği eleştiri— yalnızca bir tarihsel ilgi meselesi değildir. Bu, şimdi başlamakta olan mücadelelere yönelik zorunlu bir hazırlıktır.
***
Fidel Castro'nun siyasi mirası
İlk yayım tarihi: 28 Kasım 2016
Yirminci yüzyılın önemli kişiliklerinden biri olan Fidel Castro’nun ölümünün cuma günü açıklanması, onun çelişkili tarihsel mirası üzerine sert anlaşmazlıkları yansıtan, kamuoyunda geniş bir yelpazeye yayılan tepkilere yol açtı.
Castro’nun 90 yaşındaki ölümü, Küba’nın siyasi yaşamı üzerinde kullandığı tartışmasız iktidarın dizginlerini teslim etmesinden yaklaşık on yıl sonra geldi. Neredeyse yarım yüzyıl boyunca “ömür boyu başkan”, iktidardaki Komünist Parti’nin birinci sekreteri ve Küba ordusunun başkomutanıydı; bu otoritenin büyük bölümü hanedanlara özgü bir biçimde, şimdi 85 yaşında olan küçük kardeşi Raul’ün eline geçti.
Onun yönetimi, Eisenhower’dan George W. Bush’a kadar on ABD başkanınınkinden daha uzun sürdü; bu başkanların hepsi, 1961’de CIA tarafından örgütlenen başarısız Domuzlar Körfezi çıkarması, kelimenin tam anlamıyla yüzlerce suikast girişimi ve dünya tarihindeki en uzun ekonomik abluka dahil olmak üzere çeşitli yollarla onun rejimini devirmeye kendini adamıştı.
Castro’nun siyasi kariyerinin uzun ömürlülüğü birçok bakımdan şaşırtıcıdır. Onun yönetiminde, hiç kuşkusuz, Latin Amerika’ya özgü önderliğinin (caudillo) unsurları vardı ve siyasi rakip ve muhalif olarak gördüklerine karşı acımasız olabiliyordu. Aynı zamanda, inkâr edilemez bir kişisel karizmaya ve hem Küba’nın ezilen kitlelerinin hem de uluslararası ölçekte geniş aydın ve radikalleşmiş gençlik kesimlerinin desteğini çeken belirli bir hümanizme sahipti.
ABD medyasının Castro’nun ölümüne tepkisi öngörülebilirdi. “Vahşi diktatör”ün başyazılarda kınanmasına, Miami’nin Little Havana [Küçük Havana] semtinin sokaklarında dans eden birkaç yüz sağcı Kübalı sürgüne, bizzat Küba’daki nüfusun geniş kesimleri içindeki hüzünlü ve son derece gerçek yastan daha fazla yayın süresi ayıran iğrenç haberler eşlik etti.
Adada, iktidarı bırakmasından on yıl sonra bile Castro, azalmış da olsa önemli bir halk tabanını korumuştur; bu, önderlik ettiği 1959 devriminin ülkenin en yoksullaşmış kesimlerinin toplumsal koşullarında gerçekleştirdiği inkâr edilemez iyileşmelere duyulan desteği yansıtmaktadır.
Bu değişimlerin göstergeleri, Küba’daki koşullar, hemen hemen aynı büyüklükte bir nüfusa ve gayrisafi yurtiçi hasılaya sahip komşu Dominik Cumhuriyeti’ndekilerle karşılaştırıldığında açıkça görülür. Küba’daki cinayet oranı Dominik Cumhuriyeti’ndekinin dörtte birinden azdır; ortalama yaşam süresi altı yıl daha uzundur (79’a 73) ve Küba’daki bebek ölüm oranı Dominik’tekinin yaklaşık altıda biridir. Küba’nın okuryazarlık düzeylerinin ve bebek ölüm oranlarının ABD’dekilerden de daha iyi olduğunu eklemek gerekir.
ABD medyasında Castro’yu siyasi baskı nedeniyle kınamaya odaklanan yorumlar, tarihsel bağlamına yerleştirilmeyi hak ediyor. Ne de olsa Birleşik Devletler, bir yüzyıl boyunca, yalnızca Latin Amerika’da yüz binlerce insanın ölümünden sorumlu olan sayısız diktatörlüğü desteklemiştir. Castro ve Castroculuk, nihayetinde bu acı ve kanlı tarihin ürünüdür.
Castro’nun kendi siyasi evrimi, adanın 1898 İspanyol-Amerikan Savaşı sonucunda İspanya’nın sömürgesi olmaktan çıkıp Washington’ın yarı-sömürgesine dönüşmesinin ardından ABD emperyalizminin onlarca yıl süren yağması ve baskısı eliyle biçimlendi. Birleşik Devletler, sözde Platt Değişikliği [Ordu ödenekleri yasasının bir parçası olarak kabul edilen ve ABD birliklerinin Küba’dan çekilmesini yedi koşula bağlayan Mart 1901 tarihli yasa değişikliği –çev.] uyarınca, uygun gördüğü biçimde Küba’nın işlerine müdahale etme “hakkını” kendisine güvence altına aldı ve askeri üs işlevi görmesi için Guantanamo Körfezi’ne el koydu.
ABD destekli Batista diktatörlüğü
Devrimden önce Washington’ın Havana’daki adamı, yabancı şirketlerin, ülkenin yerli oligarşisinin ve ülkeyi bir kumar ve fuhuş merkezine çeviren mafyanın çıkarları doğrultusunda hüküm süren vahşi bir diktatörlüğün başındaki Fulgencio Batista’ydı. İşkence sıradan bir uygulamaydı ve bizzat John F. Kennedy, bu rejimin en az 20.000 Kübalının siyasi nedenlerle öldürülmesinden sorumlu olduğunu belirtmişti.
Bu rejim ne kadar acımasız olursa olsun, bölgede hiç de tek değildi. Aynı dönemde Washington, Dominik Cumhuriyeti’nde Trujillo, Haiti’de Duvalier ve Nikaragua’da Somoza tarafından işlenen benzer kitlesel suçları da destekliyordu.
Mevcut düzeni demokratik yollarla değiştirmeye kalkışanlar, 1954’te Guatemala’daki Arbenz hükümetinin CIA tarafından devrilmesinde görüldüğü gibi şiddetle bertaraf edildi. Sonuç, bütün yarımkürede Birleşik Devletler’e karşı kaynayan halk nefretinin büyümesi oldu.
İspanyol bir toprak sahibi ailede doğan Castro, siyasi olarak Havana Üniversitesi’ndeki milliyetçi öğrenci siyasetinin sera ortamında gelişti. Aktarıldığına göre, gençliğinde İspanyol faşist Jose Antonio Primo de Rivera’nın ve İtalyan duce Benito Mussolini’nin hayranıydı.
Onu siyasi olarak biçimlendiren deneyimler arasında, 1948’de öğrenciyken Kolombiya’nın başkenti Bogota’ya yaptığı bir yolculuk da vardı; ABD orada, bölge üzerindeki hegemonyasını dayatmak amacıyla Amerikan Devletleri Örgütü’nü kuracak bir Amerikalar arası kongre toplamıştı. Bu ziyaret sırasında Liberal Parti adayı Jorge Gaitan’ın öldürülmesi, Bogotazo olarak bilinen ve Kolombiya başkentinin büyük bölümünün yıkıldığı, 3.000 kadar insanın öldüğü kitlesel bir ayaklanmaya yol açtı.
Castro, Arjantin’de iktidara gelen subay Juan Peron’un siyasetinden de kayda değer biçimde etkilendiğini kabul etmişti; onun halkçılığına, Amerikan karşıtlığına ve yoksullara yönelik sosyal yardım programlarına hayranlık duyuyordu.
Castro, ABD destekli Batista diktatörlüğüne karşı mücadelesine henüz yirmili yaşlarındayken, Küba küçük burjuvazisinde kök salmış milliyetçi ve komünizm karşıtı bir siyasi akım olan Ortodoxo Parti’nin üyesi olarak başladı. 1952’de Küba parlamentosuna Ortodoxo adayı olarak girdikten bir yıl sonra silahlı eyleme yöneldi ve Moncada kışlasına yönelik, 200 isyancının tümünün ya öldürüldüğü ya da ele geçirildiği talihsiz bir baskına önderlik etti.
Kısa bir hapis cezasının ve sürgünün ardından, 1956’nın sonunda, hükümet birlikleriyle ilk çatışmalarda ezici kayıplar veren görece bir avuç silahlı destekçisiyle birlikte Küba’ya döndü. Ne var ki daha iki yıl geçmeden hem Küba burjuvazisinin hem de Washington’ın Batista’nın ülkeyi yönetebilme yeteneğine olan güvenini yitirdiği koşullarda iktidar, onun 26 Temmuz Hareketi adlı gerilla örgütünün eline geçti.
Ayaklanması demokrasi mücadelesi olarak görülen Castro’ya yönelik geniş bir uluslararası sempati vardı. Yeni rejime desteğini ifade edenler arasında, Batista’nın devrilmesinden “büyük memnuniyet duyduğunu” söyleyen Amerikalı yazar Ernest Hemingway de vardı.
Castro başlangıçta komünizme herhangi bir sempati duyduğunu reddetti, hükümetinin yabancı sermayeyi koruyacağında ve yeni özel yatırımları memnuniyetle karşılayacağında ısrar etti ve ABD emperyalizmiyle bir uzlaşma arayışına girdi.
Ne var ki Kübalı işçi ve köylü kitleleri Castro devriminden sonuçlar talep ederken, Washington, ABD sahillerinden 90 mil uzaktaki bu topraklarda en mütevazı toplumsal reformlara bile hoşgörü göstermeyeceğini açık biçimde ortaya koydu. ABD egemen çevrelerinin beklentisi, Batista’nın düşüşüne dair kısa kutlamaların ardından yeni hükümetin her zamanki işleyişe geri döneceğiydi. Castro’nun adadaki toplumsal koşulları değiştirme ve yoksullaşmış kitlelerin yaşam standardını yükseltme konusunda gerçekten ciddi olması karşısında dehşete kapıldılar. Mevcut düzeni değiştirmeye yönelik her girişimi uzlaşmazlıkla karşıladılar.
Sınırlı bir toprak reformuna yanıt olarak Washington, Küba’nın şeker ihracat kotasını keserek ve ardından bu ada ülkesine petrol vermeyi reddederek Küba ekonomisini boğmaya çalıştı.
Castro buna, önce ABD’lilere ait mülkleri, ardından Kübalıların sahip olduğu işletmeleri ulusallaştırarak ve yardım için Sovyet bürokrasisine yönelerek yanıt verdi. Aynı anda, Batista’yı desteklemiş ve Castro’nun gerilla hareketine karşı çıkmış olan, itibarını yitirmiş Kübalı Stalinist Halk Sosyalist Partisi’ne yöneldi. Stalinistler ona, yoksun olduğu siyasi aygıtı sağladılar.
Castro, İkinci Dünya Savaşı sonrasında sömürge ve ezilen ülkeleri saran ve başkalarının yanı sıra Cezayir’de Ben Bella, Mısır’da Nasır, Gana’da Nkrumah ve Kongo’da Lumumba gibi şahsiyetleri ortaya çıkaran daha geniş bir burjuva-milliyetçi ve emperyalizm karşıtı hareketin temsilcisiydi. Onların birçoğu, Castro gibi, kendi çıkarlarını güvence altına almak için Washington ile Moskova arasındaki Soğuk Savaş çatışmasından yararlanmaya çalıştı.
Castro’nun kendisini “Marksist-Leninist” ilan etmesinde ve Sovyetler Birliği’ne yönelmesinde hiç kuşkusuz oportünist bir öge vardı. Ne var ki 1960’ta, 43 yıl önce Rusya’yı dönüştürmüş olan Ekim Devrimi’nin —Sovyet bürokrasisi devrimin önderlerini çoktan yok etmiş ve gerçek Marksizmle bütün bağlarını koparmış olsa da— uluslararası ölçekte muazzam bir etki uyguladığı da bir olgudur.
Kübalı kitlelerin yükselen beklentileri ve ABD emperyalizminin inatçı tepkisi Castro’yu sola itmeye hizmet ederken, o hiçbir anlamda bir Marksist değildi. Küba toplumunda kayda değer reformlar gerçekleştirme yolundaki ilk niyetinde samimi olmakla birlikte, siyasi yönelimi her zaman pragmatik bir nitelik taşıdı.
Sonuçta Castro, Sovyet Stalinizmiyle şeytani bir pazarlığa girişmede en ileri noktaya gitti; Sovyet bürokrasisi, ABD emperyalizmiyle “barış içinde bir arada yaşama” arayışında Küba’yı bir pazarlık kozu olarak kullanma karşılığında büyük miktarda yardım ve sübvansiyonlu ticaret sağlıyordu.
Stalinist bürokrasinin son ihanetiyle, yani SSCB’nin 1991’de dağıtılmasıyla birlikte Küba, çaresiz bir ekonomik ve toplumsal krize sürüklendi; Castro hükümeti bu krizi ancak yabancı kapitalist yatırımlara durmadan genişleyen bir açılmayla ve Venezuela’dan gelen büyük sübvansiyonlarla telafi edebildi — ki Venezuela’nın kendi ekonomik krizi artık bu yardım kaynağını da kapatıyor.
Washington ile yakınlaşma
Washington ile Küba arasındaki yakınlaşmanın —Havana’daki ABD büyükelçiliğinin yeniden açılmasının ve Obama’nın geçen mart ayında ülkeyi ziyaret etmesinin— zeminini hazırlayan koşullar bunlardır. ABD kapitalizmi kendi payına, Küba’nın ucuz emeğini ve potansiyel olarak kârlı pazarlarını sömürmeye ve Çinli ve Avrupalı rakiplerinin ülkedeki artan nüfuzunu savuşturmaya kararlıdır.
Küba’daki egemen katmanlar, ABD sermayesinin akışını, Çin’inkine benzer bir rota izlerken kendi egemenliklerini kurtarmanın bir aracı olarak görüyor. Kübalı seçkinler, adadaki toplumsal eşitsizliğin hızla derinleştiği koşullarda, kendi ayrıcalıklarını ve iktidarlarını Kübalı işçi sınıfının zararına güvence altına almayı umuyor.
Bütün bunların Castro’yu yaşamının son on yılında rahatsız ettiğine hiç kuşku yok. Bu dönemde “Yansımalar” adıyla bilinen bir köşe aracılığıyla Küba medyasında düzenli yorumlar yapmayı sürdürdü. Bu yazılar teorik kavrayış bakımından pek bir şey sunmuyor ve samimi bir küçük burjuva radikalinin düşüncelerini yansıtıyordu.
Hakkını teslim etmek gerekir ki, ölümüne dek ABD emperyalizminin temsil ettiği her şeyden nefret etmeyi sürdürdü. Barack Obama’nın ikiyüzlülüğüne ve onun “insan hakları” söylemini emperyalist savaşlarla ve insansız hava aracıyla suikast programlarıyla birleştirmesine güçlü biçimde saldırdı.
Obama’nın Küba ziyaretinin ardından Castro son köşe yazılarından birini kaleme alarak ABD başkanının Havana’daki konuşmasını sert biçimde kınadı. Şöyle diyordu: “…biz, gereksinim duyduğumuz gıdayı ve maddi zenginlikleri halkımızın çabası ve zekâsıyla üretme yeteneğine sahibiz. İmparatorluğun bize bir şey vermesine ihtiyacımız yok.”
Ne var ki gerçek şu ki, Obama’nın ziyareti ve ABD emperyalizmiyle ilişkilerin “normalleştirilmesi” hamlesi, Castro’nun devriminin —orta sınıf güçlerin önderlik ettiği diğer bütün burjuva milliyetçi hareketler ve ulusal kurtuluş mücadeleleri gibi— nihai açmazına ulaştığına işaret ediyordu: Küba’nın emperyalist baskı altında olmasından kaynaklanan tarihsel sorunları çözememiş ve daha önce karşı çıktığı yeni-sömürgeci ilişkilerin yeniden kurulmasına doğru yönelmişti.
Castro’nun yaşamındaki ve her şeyden önce Küba halkının uzun süreli mücadelesindeki kahramanlık ve trajedi ögelerini ancak bir sinik reddedebilir.
Ne var ki Castro’nun mirası yalnızca Küba prizmasından değerlendirilemez; onun siyasetinin uluslararası ölçekteki ve her şeyden önce Latin Amerika’daki etkisini de göz önüne almalıdır.
Burada en felaketli rolü, Latin Amerika’daki sol milliyetçilerle Avrupa’daki ve Kuzey Amerika’daki küçük burjuva radikaller oynadı; bunlar Castro’nun küçük bir gerilla ordusunun başında iktidara gelmesini, ne işçi sınıfının bilinçli ve bağımsız siyasi müdahalesini ne de devrimci Marksist partilerin inşasını gerektiren, sosyalizme giden yeni bir yolun açılışı olarak yücelttiler. Castro’nun devrimini saran efsaneler ve özellikle de bir zamanki siyasi müttefiki Che Guevara’nın yaydığı, tarihin tekerliğini geriye döndürücü nitelikteki gerillacılık teorileri, bütün yarımküredeki devrimler için model olarak öne sürüldü.
Pablocu revizyonizmin rolü
Bu yanlış perspektifin en önde gelen savunucuları arasında, Dördüncü Enternasyonal içinde Avrupa’da Ernest Mandel’in ve ABD’de Joseph Hansen’in önderliğinde ortaya çıkan, sonradan Arjantin’de Nahuel Moreno’nun da katıldığı Pablocu revizyonist eğilim vardı. Bunlar, Castro’nun iktidara gelmesinin, küçük burjuvazinin önderliğindeki ve köylülüğe dayanan silahlı gerillaların, nesnel olaylar tarafından sosyalist devrimi gerçekleştirmeye zorlanan “doğal Marksistler” haline gelebileceğini kanıtladığında ısrar ediyorlardı; bu şemada işçi sınıfına edilgen bir seyirci rolü biçiliyordu.
Ayrıca, hiçbir işçi iktidarı organının bulunmamasına rağmen, Castro’nun ulusallaştırmalarının Küba’da bir “işçi devleti” yarattığı sonucuna vardılar.
Lev Troçki, Küba Devrimi’nden çok önce, küçük burjuva güçlerin giriştiği ulusallaştırmaların sosyalist devrimle basitçe özdeşleştirilmesini açıkça reddetmişti. Dördüncü Enternasyonal’in 1938’de yazılan kuruluş belgesi Geçiş Programı şunu belirtiyordu: “Bütünüyle olağandışı koşullar (savaş, yenilgi, mali çöküş, kitlesel devrimci basınç vb.) altında, Stalinistler dahil küçük burjuva partilerin burjuvaziyle kopuş yolunda kendi arzuladıklarından daha ileri gidebilecekleri teorik olasılığı önceden kategorik olarak reddedilemez.” Ne var ki Geçiş Programı böyle bir vakayı gerçek bir proletarya diktatörlüğünden ayırt ediyordu.
Troçki, Kremlin rejiminin 1939’da (Hitler’le ittifak içinde) Polonya’yı işgali sırasında gerçekleştirdiği kamulaştırmalara yanıt olarak şunları yazmıştı: “Bizim için başlıca politik kriter, tek başlarına önemli olabilseler de, şu ya da bu bölgedeki mülkiyet ilişkilerinin dönüştürülmesi değil, daha çok, dünya proletaryasının bilinç ve örgütlenmesindeki değişiklik ve önceki kazanımları savunma ve yeni kazanımları gerçekleştirme kapasitesinin yükselmesidir.” [1]
Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi (DEUK), Castroculuğun sosyalizme giden yeni bir yolu değil, eski sömürge dünyasının büyük bölümünde iktidara gelmiş olan burjuva milliyetçi hareketlerin yalnızca daha radikal türlerinden birini temsil ettiğinde ısrar ederek bu Pablocu perspektife karşı uzlaşmaz bir mücadele yürüttü. DEUK, Castroculuğun Pablocu yüceltilmesinin, kökleri Marx’a uzanan bütün tarihsel ve teorik sosyalist devrim anlayışının reddini temsil ettiği ve Troçkist hareketin uluslararası ölçekte bir araya getirdiği devrimci kadronun burjuva milliyetçiliği ve Stalinizm kampı içinde tasfiye edilmesine zemin hazırladığı uyarısını yaptı.
DEUK, Küba’yı emperyalist saldırganlığa karşı ilkeli biçimde savunurken, Castroculuk çözümlemesini burjuva milliyetçiliğinin emperyalizm çağındaki rolüne ilişkin daha geniş bir değerlendirmeye dayandırıyordu.
Troçki’nin sürekli devrim teorisini savunan DEUK, 1961’de şunları yazdı: “Bu tür milliyetçi önderlerin rolünü yüceltmek Troçkistlerin işi değildir. Onlar kitlelerin desteğini ancak Sosyal Demokrasinin ve özellikle de Stalinizmin önderlik ihaneti sayesinde arkalarına alabilirler ve bu yolla emperyalizm ile işçi ve köylü kitleleri arasında tampon haline gelirler. Sovyetler Birliği’nden ekonomik yardım gelmesi olasılığı, sıklıkla emperyalistlerle daha sert pazarlık etmelerini, hatta burjuva ve küçük burjuva önderler arasındaki daha radikal unsurların emperyalist mülklere saldırmasını ve kitlelerden daha fazla destek almasını mümkün kılar. Ne var ki bize göre her durumda hayati sorun, bu ülkelerdeki işçi sınıfının Marksist bir parti aracılığıyla siyasi bağımsızlığını kazanması, yoksul köylülüğe Sovyetlerin inşasında önderlik etmesi ve uluslararası sosyalist devrimle zorunlu bağları kavramasıdır. Bize göre Troçkistler, bunun yerine hiçbir durumda milliyetçi önderliğin sosyalist olacağı umudunu ikame etmemelidir. İşçi sınıfının kurtuluşu, bizzat işçilerin görevidir.”
Bu uyarılar Latin Amerika’da trajik biçimde doğrulandı; Pabloculuların savunduğu teoriler orada, radikalleşmiş bütün bir gençlik ve genç işçi katmanını işçi sınıfını kapitalizme karşı seferber etme mücadelesinden uzaklaştırıp binlerce cana mal olan, işçi hareketinin yönünü şaşırtmaya hizmet eden ve faşist-askeri diktatörlüklerin yolunu döşemeye yardım eden intiharvari silahlı mücadelelere saptırmaya yardımcı oldu.
Bu teoriler ilk elden, Bolivya’da bizzat Guevara’nın hayatına mal oldu. Madencilerin ve Bolivya işçi sınıfının geri kalanının militan mücadelelerini görmezden gelen Guevara, köylülüğün en geri ve en ezilmiş kesimleri arasından bir gerilla ordusu toplamak için boşuna çalıştı; sonunda yalıtılmış ve aç kalmış durumdayken, Ekim 1967’de CIA ve Bolivya ordusu tarafından izi sürülerek kurşuna dizildi.
Guevara’nın kaderi, Castroculuğun ve Pablocu revizyonizmin bütün yarımkürede yol açacağı felaket sonuçların trajik bir habercisiydi. Benzer biçimde Arjantin’de gerillacılık kültü, 1969’un Cordobazo’sundaki kitlesel grevlerle patlak vermiş olan devrimci işçi sınıfı hareketini köreltmeye ve yönünü şaşırtmaya hizmet etti.
Castro’nun kendisi hem Sovyet blokunun bir uydusu hem de kendi rejiminin istikrarını güvence altına alma çabasında bir reelpolitik uygulayıcısı olarak davranarak, ona öykünenlerin devirmeye çalıştığı Latin Amerika burjuva hükümetleriyle bağlar kurmaya çalıştı. Nitekim 1971’de, faşistler ve ordu işçi sınıfını ezmeye hazırlanırken Şili’yi gezerek o ülkede “sosyalizme giden parlamenter yol”u övdü. Peru’daki ve Ekvador’daki askeri rejimleri emperyalizm karşıtı olarak selamladı; hatta 1968’de öğrenci katliamını yönetmesinin ardından Meksika’da iktidardaki PRI’nin yozlaşmış aygıtını bağrına bastı.
Castro’nun politikalarının ve onu yücelten siyasi eğilimlerin politikalarının toplam etkisi, sosyalist devrimi bütün yarımkürede geciktirmek oldu.
Şimdi genel olarak emperyalist güçler ve özel olarak ABD, Castro’nun ölümünün Küba’daki ve ötesindeki çıkarlarını ilerletmek için ne ölçüde kullanılabileceğini değerlendiriyor.
Başkan Barack Obama, “Tarih, bu benzersiz şahsiyetin halkı ve çevresindeki dünya üzerindeki muazzam etkisini kaydedecek ve yargılayacaktır” diyen ve “Küba halkı, Amerika Birleşik Devletleri’nde bir dosta ve ortağa sahip olduğunu bilmelidir” güvencesini veren ikiyüzlü bir açıklama yaptı.
Seçilmiş Başkan Trump ise kendi payına, “kendi halkını yaklaşık altmış yıl boyunca ezmiş olan vahşi bir diktatörün ölümü”nü kutlayan bir açıklama yayımladı. Trump’ın, ABD bankalarının ve şirketlerinin Küba’ya nüfuz etmesini kolaylaştırmayı amaçlayan ve Obama tarafından yürürlüğe konan önlemleri feshetme tehditlerini yerine getirip getirmeyeceği konusunda spekülasyonlar giderek artıyor.
Emperyalizmin temsilcileri Castro’nun ölümünü gericilik davasını ilerletmek için sömürmeye çalışırken, yeni bir işçi ve gençlik kuşağı için Castroculuğun tarihsel deneyiminin ve Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi tarafından geliştirilen ileri görüşlü eleştirinin incelenmesi, işçi sınıfını yaklaşan kitlesel devrimci mücadelelere hazırlamada ve onlara önderlik edecek partileri inşa etmede hayati bir görev olmayı sürdürüyor.
Dipnot
[1] Lev Trotskiy, “Savaşta SSCB”, Marksizmi Savunurken içinde (İstanbul: Kardelen Yayınları, 1992) s. 51. Çeviren: Yavuz Alogan.
