Geçtiğimiz hafta Borsa İstanbul’da birkaç portföy yönetim şirketinin etrafında örülen spekülatif balon patladı. Yüz binlerce küçük tasarruf sahibinin birikimi donduruldu ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümeti, sistemin geri kalanını korumak için bir kez daha kamu kaynaklarını seferber etti.
Kriz, İstanbul merkezli Pusula Portföy’ün bazı fonlarının yatırımcılara geri ödemeleri zamanında yapamayacağını açıklamasıyla başladı; bu açıklama yatırımcıların birikimlerini çekmek için akın etmesine yol açtı. Ertesi gün bu kez Tera Portföy’ün toplam 366 milyar lira (7,5 milyar dolar) büyüklüğündeki iki fonu da geri ödeme taleplerini karşılayamadı.
Salı günü başlayan panik çarşamba günü zirveye ulaştı. Üç günlük satış dalgası BİST100 endeksinin neredeyse yüzde 10’unu sildi. Perşembe sabahı Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek başkanlığında toplanan Finansal İstikrar Komitesi, sorunun fon piyasasının belirli bir bölümünde yoğunlaştığını ve “geçici ve yönetilebilir” nitelikte olduğunu ilan etti. Ardından Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), 7 portföy yönetim şirketine ait toplam 131 yatırım fonunun tasfiyesine ilişkin usul ve esasları belirledi. 800 milyar lirayı (16,5 milyar dolar) aşan büyüklüğe sahip bu fonların tasfiyesi, 500 binin üzerinde yatırımcıyı doğrudan ilgilendiriyor. Bu yatırımcılar paralarına ya da varsa ondan geri kalanlara ancak yaklaşık üç ay sonra ulaşabilecekler.
Yaşananlar ekonominin finansallaşmasının ve mali asalaklığın yalnızca görünen kısmıdır. Hükümetin gözetiminde mali oligarşi devasa servetler elde ederken patlama anında krizin maliyeti işçi sınıfına yükleniyor.
Mekanizma, saadet zincirinin (Ponzi) modern bir versiyonudur. Bazı yerli fonlar, halka açıklık oranı düşük şirketlerin hisselerinden büyük miktarlarda satın aldı. Yoğunlaşmış alımlar hem hisse fiyatlarını hem de bu hisselere sahip fonların görünen değerini şişirdi. Yüksek getiriler daha fazla yatırımcı çekti ve fon yöneticilerine aynı ya da bağlantılı hisseleri almak için taze para sağladı. Sonuç olarak Pusula Portföy’ün iki fonu 2026’nın ilk yedi ayında yüzde 164 ve yüzde 144 kazanç sağladı.
Tüm bunlar hükümetin gözü önünde ve onun düzenlemelerinin bir sonucu olarak gerçekleşti. Morgan Stanley Capital International (MSCI) haziran ayında, küçük şirketlerle bağlantılı fonlarda koordineli işlem şüphelerine dikkat çekmiş ve kasıma kadar somut ilerleme görülmezse Türkiye’nin endekslerdeki konumunu yeniden değerlendirmeye başlayabileceğini duyurmuştu. Daha da önce bizzat Bakan Şimşek 4 Kasım 2025’te fonlarda manipülasyon olduğunu söylemişti. Ancak düzenleme için yaklaşık on ay beklendi ve balon bu sürede büyümeye devam etti. SPK ancak 28 Ağustos’ta kuralları sıkılaştırdı.
Hükümetin neden bu kadar uzun süre göz yumduğu, fonları kapatılan şirketlerin yönetim ve ortaklık yapılarına bakıldığında daha anlaşılır hale geliyor. Milyonlarca emekçi hayat pahalılığı altında ezilir ve yoksullaşırken bu vurguncu finansal çevreler iktidar partisi ve devlet bürokrasisi ile bir ilişkiler ağı ördüler.
Olayların ardından tutuklanan Pusula Portföy Yönetim Kurulu Başkanı Muhammet Yarız’ın Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) İstanbul teşkilatında görev aldığı basında öne sürüldü. T24’ün Kamu Aydınlatma Platformu kayıtlarına dayanan incelemesine göre, bu şirketlerin yönetim ve ortaklık yapılarında eski bir büyükelçi ve hükümet yanlısı bir köşe yazarı, Cumhurbaşkanlığı danışma kurullarında görev almış isimler, bir bakan yardımcısının eşi ve eski Maliye Bakanlığı bürokratları yer alıyor. Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Fecir Alptekin, 2025 sonunda birkaç ay bizzat Tera Portföy yönetim kurulunda yer almış.
Hükümet fon krizinin finansal piyasaların geneline yayılmasını ve kendisine yönelik eleştirileri engellemeye çalışıyor. Şimşek, “Genele yayılmış sistemik risk söz konusu değil. Borsa ve fon piyasasında yapısal bir sorun yok,” dedi.
Adalet Bakanı Akın Gürlek, fon yöneticileri dahil dört kişinin tutuklandığını ve 51 kişinin yurt dışına çıkışının yasaklandığını duyururken, aynı açıklamada yatırımcıda korku ve panik yaratabilecek paylaşımlar yaptığı gerekçesiyle 246 sosyal medya hesabına erişim engeli getirildiğini belirtti.
Dondurulan fonlarda yatırımcıların önemli kısmını enflasyon karşısında eriyen ücretlerini telafi için alternatif gelir arayan ve çoğu zaman hesaplarının olduğu bankaların yönlendirmesiyle bu fonlara yatırım yapan işçiler ve emekliler oluşturuyor.
Erdoğan’ın AKP’sinin 2002’de başlayan iktidarı, 2001 yılındaki finansal krizin enkazı üzerinde yükselmişti. Gevşek kurallarla yönetilen bankacılık sistemi çökmüş, faizler bir gecede yüzde binlerin üzerine fırlamış ve serbest bırakılan Türk lirası kısa sürede değerinin yaklaşık yarısını yitirmişti. Ekonomi o yıl yüzde 5,7 küçüldü. Yüz binlerce işçi işini kaybetti, ücretler ve küçük esnaf ezildi. Dünya Bankası’ndan getirilen Kemal Derviş’in “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı”, işçilere kemer sıkma, bankalara ve alacaklılara ise tam güvence anlamına geliyordu. AKP, ertesi yıl bu kriz karşısında biriken öfkeyi arkasına alarak iktidara geldi.
Şimdi, çeyrek asır sonra AKP benzer ama çok daha patlayıcı bir durumla karşı karşıya. Her an patlayacak bir finansal balon ve kırılgan bir ekonomi üzerinde duran hükümet üç yıldır kemer sıkma politikaları dayatıyor.
Şimşek göreve geldiği 2023’ten beri “mali disiplin” ve “enflasyonla mücadele” adı altında işçi sınıfına karşı sistematik bir saldırı başlattı. Merkez Bankası politika faizini yüzde 8,5’ten yüzde 50’ye çıkardı; kredi maliyetlerindeki bu sıçrama küçük işletmeleri ve borçlu haneleri ezerken, mevduat ve devlet tahvili sahiplerine yüksek reel getiri sağladı. Ücret artışları ise gerçek enflasyona göre değil, hedeflenen enflasyona göre belirlenerek bastırıldı. “Enflasyonla mücadele” programı, gerçekte işçi sınıfından mali sermayeye giderek büyüyen bir servet transferinin aracı oldu.
Finansallaşmanın yarattığı bu kriz, yalnızca Türkiye’ye özgü değildir. 2008 finansal krizinde ve 2020 pandemisinde merkez bankaları piyasalara trilyonlarca dolar pompaladılar; 2023’teki ABD bölgesel bankacılık krizinde de bankaları kurtarmak için yeniden devreye girdiler. Bu “ucuz para” rejimi, üretken yatırımı değil, hisse senedi, gayrimenkul ve türev piyasalarındaki spekülasyonu besledi. Dünya borsaları yapay zekâ hisselerindeki spekülatif yükselişle tarihî zirvelerde dolaşırken, toplumsal eşitsizlik devasa boyutlara ulaştı.
Londra finans merkezinin sesi Financial Times ise makalesinde Türkiye’de patlak veren krizi büyük ölçüde teknik bir arıza olarak ele aldı. FT için asıl soru, krizin Şimşek’in Türkiye ekonomisine uluslararası güveni yeniden kazandırma çabası için bir sınav olup olmadığıydı. Bu çerçevede kriz, bir “gelişmekte olan piyasa”nın zayıf denetimine ve kayırmacılığına indirgendi; önerilen çözüm ise daha sıkı kurallar, daha şeffaf ortaklık yapıları ve MSCI’ın talep ettiği önlemler idi. Birikimleri donan yüz binlerce işçi ve emekli, bu anlatıda yalnızca fonlardan çıkış talep eden “yatırımcılar”, yani bir likidite sorununun parametresi olarak yer aldı.
Oysa bu mekanizma, Türkiye’ye özgü bir sapma değil, finansallaşmış kapitalizmin olağan işleyişinin bir semptomudur. Birkaç şirkete yoğunlaşan alımların fiyatları ve fon değerlerini karşılıklı olarak şişirdiği bu döngü, bugün Wall Street’te bir avuç yapay zekâ devinin piyasa değerini yukarı taşıyan dinamikten niteliksel olarak farklı değildir.
Daha önemlisi, FT’nin “uluslararası ekonomik itibarını yeniden kazanma” çabası olarak sunduğu Şimşek programı krizin panzehiri değil, zeminidir: uluslararası sermayeye yüksek reel getiri sağlamak için ücretleri baskılayan ve işçileri birikimlerini korumak için riskli fonlara iten program budur. Finans basınının “daha iyi düzenleme” çağrısı, 2008’den bu yana her krizde olduğu gibi, faturayı yine işçi sınıfına ödetirken sistemi ayakta tutmanın reçetesini oluşturmaktadır. Sorun denetimin yetersizliği değil, toplumun servetinin bir avuç mali oligarkın spekülasyonuna tabi kılındığı kapitalist kâr sisteminin ta kendisidir.
Hükümet şimdi krizi “yönetilebilir” ilan ederek birkaç günah keçisini tutuklayıp toplumsal öfkeyi yatıştırmaya çalışıyor. İşçi sınıfının buna yanıtı, bu vurgundan zenginleşen tüm servetlere el konularak kamuya aktarılmasını, emekçilerin dondurulan birikimlerinin bu el konan servetten tam olarak tazmin edilmesini ve bankalar ile büyük finans kuruluşlarının işçilerin demokratik denetimi altında kamulaştırılmasını talep etmek olmalıdır.
Bu ise işçi sınıfının sendika bürokrasilerinden ve tüm düzen partilerinden bağımsız taban komitelerini inşa ederek uluslararası sosyalist bir program temelinde iktidarı almak üzere mücadele etmesini gerektiriyor.
