Derinleşen emperyalist savaşın ortasında Türkiye ile Yunanistan gerilimi artıyor

Türkiye ile Yunanistan arasındaki gerilimler yeniden artarken karşılıklı suçlamalara askeri konuşlanmalar ve bölgesel yeniden gruplaşmalar eşlik ediyor. Atina Tel Aviv bağlarını kuvvetlendirirken Ankara Riyad ve İslamabad ile geçtiğimiz ay bir askeri pakt imzaladı.

Haberlere göre, Ankara ağustos sonu itibarıyla yaklaşık 2 bin uzman komandodan oluşan 51. Komando Tugayı’nı ülkenin doğusundaki Hozat’tan Yunan adası Sisam’ın karşısındaki Aydın’ın Söke ilçesine kaydırdı.

Savunma Bakanlığı Denizkurdu-I/2026 Tatbikatı'na 100 gemi, 50 hava aracı ve 14 bin personelin katıldığı belirtildi. [Photo: X/Republic of Türkiye Ministry of National Defence]

Millî Savunma Bakanlığı bu konuşlandırmanın haziranda onaylandığını açıkladı ancak bunu kamuoyuna, Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis’in 12 Eylül’de Meis’i ziyaret etmesinin ardından açıkladı. Bakanlık açıklamasında, Miçotakis’in Türkiye kıyısına bir mil uzaklıktaki adadaki askeri unsurlarla temaslarını yakından takip ettiğini ve adanın gayri askeri statüsüne aykırı bir fiili durum oluşturulmasının kabul edilemez olduğunu ilan etti.

Bir NATO üyesi, aynı ittifakın bir başka üyesine karşı askeri konuşlandırma yapıyor. Bu tırmanma, Doğu Avrupa’dan Ortadoğu’ya metastaz şeklinde yayılan ve birleşme eğilimi gösteren emperyalist savaşın bir yan ürünüdür.

NATO’nun Ukrayna’da Rusya’ya karşı yürüttüğü emperyalist savaş, Yunanistan’ı kıtanın güneydoğu lojistik merkezine dönüştürdü. ABD ile İsrail’in İran’a karşı saldırı savaşı ve Gazze’deki soykırım ise bölge genelinde ulusal burjuvazilerin kendi gerici çıkarlarını korumak için ittifak ve askeri blok arayışlarını artırmış durumda. Türk, Yunan ve uluslararası işçi sınıfı, tırmanan savaşa ve yeni bir çatışmaya milliyetçiliği reddeden savaş karşıtı uluslararası sosyalist bir hareket içinde birleşerek yanıt vermelidir.

Türkiye ile Yunanistan arasındaki deniz anlaşmazlıkları geçtiğimiz yüzyılın ilk yarısına uzanıyor. Gerilimler yaz aylarında, özellikle de son haftalarda yeniden arttı.

Türk Deniz Kuvvetleri 20 Eylül’de Karadeniz, Marmara, Ege ve Doğu Akdeniz’de eş zamanlı olarak Denizkurdu-I/2026 Tatbikatı’nı başlattı. 19 Eylül’de NTV’ye konuk olan Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Yunanistan’da ilkbaharda yapılması beklenen seçimlere atıfta bulunarak Atina’nın Ege’deki gerilimi bunun için tırmandırıldığını öne sürdü. Fidan Türk Silahlı Kuvvetleri ile Sahil Güvenlik’in “son derece hassas” bir durumda olduğunu açıkladı ve Atina’yı “maceracı” adımlara karşı uyardı.

Gerçekte hem Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümeti hem de Miçotakis hükümeti, işçi sınıfını bölmek için militarizmde ve milliyetçilikte birleşiyor. Her iki hükümet de içeride sosyal kesintilere hız verirken askeri harcamaları artırıyor ve işçi sınıfı içinde giderek büyüyen bir muhalefetle karşılaşıyor.

Türkiye-Yunanistan geriliminin kaynağı seçim hesaplarından çok daha derindir. Ankara, 1923 Lozan Antlaşması ile 1947 Paris Antlaşması’nın Doğu Ege adalarına silahsızlandırılmış bir statü verdiğini savunuyor ve aksi yöndeki adımları bir tehdit olarak görüyor. Yunanistan Dışişleri Bakanlığı ise ülkesinin tüm topraklarını savunma hakkına sahip olduğunu belirtiyor. Miçotakis 6 Eylül’de Selanik’te, Yunanistan’ın karasularını 12 deniz miline çıkarma hakkını koruduğunu ve uygun gördüğünde bunu yapacağını söyledi. TBMM’nin 1995 tarihli kararı, böyle bir adımı savaş nedeni sayıyor.

Atina’yı “maceracı” ve “çılgınca” adımlara karşı uyaran Ankara da “Mavi Vatan” doktrini doğrultusunda hazırlanan ve ekimde meclise sunulması beklenen Deniz Yetki Alanları Kanunu ile Türk burjuvazisinin hak iddialarını yasallaştırmaya çalışıyor. Erdoğan Yunanistan’ın benzer hamlelerine karşı ağustosta Limni ile Semadirek arasında ve Fethiye-Kaş açıklarında, sınırı Meis’in hemen kuzeyinden geçen “milli deniz parkları” ilan etmişti.

Türkiye sınırındaki Yunanistan adalarının ve Samos adasının (kırmızı) konum haritası (2011). [Photo by Pitichinaccio - Own work / CC BY-SA 3.0]

Bu gerilimler onlarca yıl boyunca tekrar tekrar gündeme gelmiş olsa da son dönemdeki tırmanma bölge genelindeki emperyalist savaşla beraber ivme kazandı. Yunanistan, NATO’nun Rusya’ya karşı savaşına tam entegrasyonu ile askeri-stratejik konumunu ve özellikle hava savunma kapasitesini geliştirdi. Dedeağaç limanı Ukrayna’ya ana ikmal noktalarından biri haline geldi.

ABD Kongresi, onayladığı savunma bütçesiyle Girit’teki Suda üssünde nükleer denizaltı iskelesinin modernizasyonuna ve Dedeağaç’ın askeri demiryolu tahkimatına özel fon ayırdı. Karşılığında Atina, Rafale ve F-16 Viper filolarının yanına 2028-29’da teslim edilmesi beklenen 20 adet F-35 siparişi ekledi ve hava savunma kabiliyetini modernize etti. Türkiye ise 2019’da Rusya’dan S-400 hava ve füze savunma sistemini teslim alması nedeniyle Washington tarafından F-35 programından çıkarıldı ve CAATSA yaptırımlarına tabi tutuldu.

Eylül başında Miçotakis, Yunanistan’ın modernize edilmiş F-16 avcı uçaklarına, Rafale uçaklarına ve F-35’lere atıfta bulunarak, “Bu bize çok önemli bir avantaj sağlıyor; hatta buna üstünlük bile diyebilirim,” dedi ve ekledi: “Ve bu, asla öylece boşa bırakamayacağımız bir avantajdır.”

Ankara hem Yunanistan’ın artan askeri kapasitesine ve rolüne hem de bölgesel rakibi İsrail ile büyüyen askeri iş birliğine emperyalist müttefikleriyle bağlarını güçlendirerek yanıt vermeye çalışıyor.

Türkiye NATO’nun Rusya’ya karşı savaşında izlediği denge siyasetini giderek terk ederken Ortadoğu’da Washington’ın emperyalist saldırganlığı ile uyum içinde hareket etmeye çalışıyor. Türkiye Rusya’ya karşı kurulan “Gönüllüler Koalisyonu”na katıldı; koalisyonun İstanbul’da Rusya’ya karşı bir deniz karargâhı kurması, Ankara’nın savaşa artan entegrasyonunun bir göstergesidir.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 22 Eylül’de BM Genel Kurulu’nda ABD Başkanı Trump’ın İran’ı yok etmekle tehdit etmesinin ardından yaptığı konuşma bu uyumu bir kez daha gösterdi. Erdoğan, Gazze’yi “çağımızın en insanlık dışı, en utanç verici temerküz kampı” olarak niteleyip İsrail’i sert biçimde eleştirirken, ateşkes için “Başkan Trump’ın gayretleri”ni övdü. Erdoğan İran’dan yalnızca kayıpların sayıldığı bir yer adı olarak andı, ABD’nin saldırganlığından ise hiç bahsetmedi.

Türkiye İsrail’in savaş makinesini Azerbaycan petrolüyle beslemeye ve ülkedeki üslerin İsrail yararına kullanılmasına izin vermeye devam ediyor. Bununla birlikte, ABD’nin Suriye’deki rejim değişikliği savaşı dahil olmak üzere İran’a ve müttefiklerine karşı saldırısı, Türkiye ile İsrail arasındaki gerilimi ve karşılıklı hamleleri hiç olmadığı kadar artırmış durumda.

31 Ağustos’ta, İstanbul’da Türkiye, Suudi Arabistan ve nükleer silahlı Pakistan’ın kurduğu Mekke Savunma İttifakı ilk toplantısını yaparken, Tel Aviv’de Yunanistan ile İsrail arasında yaklaşık 3 milyar avroluk “Aşil Kalkanı” anlaşması imzalandı. Buna göre İsrail Yunanistan’a hava savunma sistemleri ihraç edecek, Rafael şirketi ise Yunan ordusunun ulusal komuta ve kontrol ağını kuracak. Ayrıca İsrail, Yunanistan ve Kıbrıs 2025 yılı sonunda üçlü bir askeri, enerji ve ekonomik iş birliği taahhüdünde bulunmuştu.

Mekke Anlaşması ise NATO’nun 5. maddesini örnek alarak üç devletten herhangi birine yönelik silahlı bir saldırının üçüne birden yapılmış sayılacağını ilan ediyor. Husi Ensarullah güçlerinin Suudi güçlerine ve Yemen’deki müttefiklerine karşı saldırısıyla sarsılan ABD destekli Riyad rejimi, bu anlaşmaya başvurarak Türkiye’yi ve Pakistan’ı askeri desteğe çağırdı. 19 Eylül’de Fidan, anlaşma henüz TBMM’de onaylanıp yürürlüğe girmemiş olmasına rağmen Türkiye’nin teknik askeri yardım sağlamaya hazır olduğunu söylemişti.

Suudi Dışişleri Bakanlığının cuma günü üç ülkenin genelkurmay başkanlarının “ortak savunma anlaşması kapsamında Riyad’a destek sağlanmasını görüşmek üzere” bir araya geleceğini duyurması, İran’a ve Yemen’e karşı savaşın hızla genişleme tehlikesinin altını çizmektedir.

Bölgedeki güçler arasındaki gerilimlerin bir başka boyutu ise Doğu Akdeniz ve Kuzey Afrika’daki kaynakların kontrolü için verilen mücadelelerdir. Fransa, Britanya ve ABD 2011’de, Tunus ve Mısır’daki devrimci ayaklanmalara yanıt olarak Libya’daki Devlet Başkanı Muammer Kaddafi rejimini devirip ülkeyi parçalayıp bir enkaza çevirdi. Paris doğudaki savaş ağası Hafter’i desteklerken Ankara Trablus’taki hükümetin yanında yer aldı ve 2019’da bu hükümetle imzaladığı mutabakatla Doğu Akdeniz’de kendi münhasır ekonomik bölgesini ilan etti. Türkiye bu mutabakatla, İsrail, Kıbrıs ve Yunanistan’ın EastMed doğal gaz boru hattı projesinin önünü kesmeye çalıştı.

Çatışan çıkarlar iki NATO müttefikinin savaş gemilerinin Akdeniz’de çatışma noktasına gelmesine yol açmıştı. 10 Haziran 2020’de Fransız fırkateyni Courbet ile üç Türk savaş gemisi karşı karşıya geldi. Bu ortamda Avrupa Birliği (AB) üyeleri Fransa ile Yunanistan arasındaki askeri yakınlaşma 28 Eylül 2021’de kurumsallaştı: İki ülke, taraflardan birinin topraklarına silahlı saldırı halinde diğerinin gerekirse silahlı güç kullanarak yardım etmesini öngören bir anlaşma imzaladı. Anlaşmaya üç Belharra fırkateyni ve 24 Rafale savaş uçağı dahildi. Yunan gazetesi Kathimerini, kaynaklarına dayanarak, mart başında Fransa’nın Yunanistan’ı “nükleer şemsiyesi”ne dahil ettiğini yazdı.

Yunanistan’daki Ta Nea gazetesine göre Atina, Girit–Kıbrıs–İsrail elektrik bağlantısı Great Sea Interconnector (GSI) için yapılacak araştırmaya karşı Türkiye’nin olası müdahale girişimine karşı üç aşamalı bir plan yapmış durumda. En uç senaryoda Türk savaş gemilerine karşı Yunan Deniz Kuvvetleri gönderilecek. Plan, Paris’in yanı sıra Washington, Avrupa Komisyonu ve NATO’dan destek istenmesini öngörüyor.

Her ikisi de NATO üyesi olan Ankara ile Atina, tırmanan savaşın ortasında emperyalist güçlerle iş birliği içinde hem gerici jeopolitik çıkarlarını ilerletmeye çalışıyor hem de savaş hazırlıklarının bedelini işçi sınıfına karşı şiddetli bir kemer sıkma saldırısıyla ödetiyor. Bu gerilimden ve bir savaş tehlikesinden kapitalist ulus devlet sistemi altında ilerici bir çıkış yolu bulunmamaktadır.

Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin (DEUK) 2020 yılındaki tırmanmanın ortasında yayımladığı “Doğu Akdeniz’de bir Yunanistan-Türkiye savaşına hayır!“ açıklamasında belirttiği gibi,

Tarih; Yunanistan ile Türkiye arasında geçici bir barış anlaşmasına bir şekilde varılsa da varılmasa da, kapitalizm altında bu tür çatışmaların barışçıl bir şekilde çözülemeyeceğini göstermektedir… Savaşa karşı hamle sırası, uluslararası işçi sınıfı içinde gelişen harekettedir; onu, işçi sınıfı içinde savaş ve emperyalizm karşıtı uluslararası bir hareket inşa etmek için gereken Marksist bilinçle donatma mücadelesindedir.

DEUK’un Türkiye şubesi olan Sosyalist Eşitlik Partisi – Dördüncü Enternasyonal, Türkiye ve Yunanistan’daki işçileri kendi egemen sınıflarının gerici milliyetçiliğini reddetmeye ve kendi ortak çıkarlarını ifade eden sosyalist bir program temelinde Ege’nin iki yakasında ve uluslararası ölçekte sınıf kardeşleriyle birleşmeye çağırıyor.

İşçi sınıfı için ileriye giden tek yol, mevcut ulus devletleri ve sınırları savunmayı öne süren burjuva ve küçük burjuva milliyetçiliğini reddedip bir Avrupa ve Ortadoğu Birleşik Sosyalist Devletleri uğruna mücadeleden geçmektedir. Bu aynı zamanda Yunanistan’da ve bölge genelinde DEUK’un yeni şubelerinin inşası uğruna mücadele demektir.

Loading