Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a karşı yasa dışı ve kışkırtılmamış bir savaş başlatmasından bu yana geçen üç gün içinde, saldırının niteliği netleşti: İran devletini sistematik olarak yok etmek ve tüm halka boyun eğdirmek amacıyla yapılan büyük çaplı bir bombardıman.
Haberlere göre, sadece ilk 48 saat içinde ABD ve İsrail güçleri, 900 kiloluk bombalar kullanarak ve üst düzey siyasi ve askeri liderleri öldürmeye yönelik saldırılar düzenleyerek yaklaşık 1.200 hedefi vurdu. Bombardıman, daha da yıkıcı bir saldırıya hazırlık olarak İran’ın hava savunmasını ve ülkenin temel sinir sistemini (uçaksavar bataryaları, radar, iletişim ağları ve komuta ve kontrol sistemleri) devre dışı bırakmaya odaklandı.
İran İnsan Hakları Aktivistleri (HRANA) tarafından yapılan açıklamaya göre, ABD Doğu Saati ile pazartesi öğleden sonrası itibarıyla İran’da en az 742 sivilin öldüğü, bunlardan 176’sının çocuk olduğu ve 900’den fazla kişinin de yaralandığı bildirildi.
Trump bu katliamdan büyük haz duyuyor. Bir televizyon kanalına verdiği röportajda “Onları fena halde hırpalıyoruz” diyen Trump, çok daha fazla kişinin öleceğine dair açık bir tehdit savurdu: “Onlara henüz sert bir darbe indirmeye başlamadık bile. ... Büyük darbe yakında gelecek.” Trump, savaşın “dört ila beş hafta” ve muhtemelen “çok daha uzun” sürebileceğini açıkladı. Pazartesi gecesi geç saatlerde sosyal medyada yaptığı bir paylaşımda Trump, ABD’nin silah stoklarıyla “savaşları ‘sonsuza kadar’ sürdürülebileceğini” ilan etti.
Aşırı sağcı New York Post gazetesine konuşan Trump, “Ben kara harekâtı konusunda endişeli değilim. Diğer başkanların ‘sahaya asker inmeyecek’ demesi gibi bir çekincem yok. Ben öyle demiyorum,” dedi.
Trump yönetimindeki kundakçılar ve İsrail’deki müttefikleri tüm bölgeyi ateşe veriyor ve dünyayı korkunç boyutlarda bir felakete doğru sürükleme tehlikesi yaratıyorlar.
Beyaz Saray’ın gerekçeleri ve “açıklamaları” her gün, hatta her saat değişiyor. Trump ve yardımcıları, bu savaşın neden başlatıldığı, hangi “tehdide” cevap verdiği veya hangi sonucu hedefledikleri konusunda tutarlı bir açıklama yapamıyorlar. Ayetullah Hamaney’in öldürülmesinden sonra “geçiş” için yaptığı planların, İran devletinin lider kadrosundaki herkesi öldürmeleri nedeniyle bozulduğunu bizzat Trump kabul etti.
Washington’da hâkim olan tam bir haydutluktur. Saldırının başlamasından sonra pazartesi sabahı Pentagon’da düzenlenen ilk resmi askeri brifingin siyasi içeriğini bu oluşturuyordu. Savaş Bakanı Pete Hegseth brifingde, “İki gün önce, Başkan Donald J. Trump’ın talimatı ve doğrudan emriyle Savaş Bakanlığı, tarihin en ölümcül, en karmaşık ve en hassas hava operasyonu olan Destansı Öfke Operasyonu’nu başlattı,” dedi.
Tarihin “en ölümcül” hava operasyonu mu? Muhtemelen bu, İkinci Dünya Savaşı’ndaki yangın bombası katliamlarından daha ölümcül olduğu anlamına geliyor. Bu katliamlar arasında, en az 100.000 kişinin öldürüldüğü Tokyo’nun yakılması ve sırasıyla 90.000 ve 60.000 kişinin öldürülğü Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombaları da bulunuyor.
Hegseth, açıklamalarında ABD ordusunun sınır tanımayacağını açıkça ortaya koydu. Savaşın “tamamen bizim şartlarımızla, azami yetkiyle, aptalca angajman kuralları olmadan, ulus inşası bataklığına saplanmadan, demokrasi inşa etme girişimleri olmadan, politik olarak doğru savaşlar olmadan” yürütüleceğini övünerek söyledi ve ekledi: “Biz kazanmak için savaşırız…”
Bu, Naziler gibi savaşma niyetinin ilanıdır. Hegseth, Nazi Propaganda Bakanı Joseph Goebbels’i taklit ederek “topyekûn savaş” ilan ediyor: ABD, uluslararası veya ulusal hukuk tarafından kısıtlanmayacak. Bu, Nürnberg Mahkemesi’nin Üçüncü Reich’ı yargılarken mahkûm ettiği şeyin tam kendisidir: “barışa karşı bir suç” olarak nitelendirilen bir saldırı savaşının başlatılması. Bu, “en büyük uluslararası suç” olarak kabul edilmiş ve sonunda bundan sorumlu olanların idamına yol açmıştır.
Kana susamış Hegseth, “savaşçı ruh”u yücelterek şöyle diyordu: “Artık savunmacı değiliz. Biz düşmanı öldürüp iradelerini kırmak için eğitilmiş savaşçılarız.” Hegseth bir noktada İsrail’i, “güç kullanımına ilişkin tereddütler içinde ellerini ovuşturan ve endişelenen geleneksel müttefiklerimizin aksine, yetenekli ortaklar” diyerek övdü. Yani, İsrail’in Gazze’de yaptığı soykırım İran için bir model işlevi görecek.
Brifing boyunca hâkim olan tehditkâr ton son derece açıktı: Yasadışı bir savaş başlatmış ve toplu katliam hazırlığı içinde olan bir rejim, aynı zamanda Amerikan halkına hiçbir açıklama borçlu olmadığını ve sorgulanmaya tahammülü bulunmadığını ilan etmektedir. Bir muhabirin Trump’ın bombalamayı “dört ila beş hafta” süreceğini açıkladığı habere atıfta bulunması üzerine Hegseth küçümseyerek bunun “tuzak soru” olduğunu söyledi. Beyaz Saray ve Pentagon, kendi icraatlarına yönelik tek kısıtlayıcı güç olarak yalnızca Trump’ın daha önce kendi “ahlakı” olarak tanımladığı şeyi tanımaktadır.
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA), İran’ın Natanz nükleer zenginleştirme tesisinin vurulduğunu ileri sürmesinin ardından 2 Mart’ta olağanüstü Yönetim Kurulu toplantısı düzenledi. Genel Müdür Rafael Grossi açıklamasında, nükleer tesislere yönelik saldırıların sürmesi halinde “büyük şehirler kadar ya da daha geniş alanlarda tahliye zorunluluğu doğurabilecek ciddi sonuçlarıyla birlikte olası bir radyolojik salınımı dışlayamayız,” uyarısında bulundu.
Hegseth’in açıklamaları aynı zamanda tırmanmanın bir sonraki aşamasına da işaret etmektedir. “Sahaya asker sürme” seçeneğini dışlamayan Hegseth, Trump’ın kendi ifadelerini yineleyerek yaklaşık 93 milyon nüfuslu bir ülkeye karşı ABD önderliğinde bir istila, yani tam ölçekli bir kara savaşı olasılığını açık bıraktı.
2003 Irak istilası yaklaşık 145 bin ABD askeriyle başlamıştı; ABD’li yetkililer bu sayının “İran’ı istila etmek için gerekli olanın yalnızca küçük bir bölümünü oluşturduğunu” belirtiyor. İran, Irak’tan daha büyük, daha dağlık ve daha kalabalık bir ülke olarak uzun soluklu bir direnişi sürdürme kapasitesi çok daha yüksektir. Kara fethi yoluyla rejim değişikliğine yönelik her türlü girişim, herhangi bir ciddi hesaba göre, başlangıç aşamasında birkaç yüz bin asker gerektirirken işgal ve iç denetim süreçleri çok daha büyük kuvvetler talep edecektir.
ABD emperyalizminin stratejistlerinin izlediği standart kontrgerilla harekâtı ve işgal planlaması, her 1000 kişi başına yaklaşık 20-25 güvenlik personeli ölçütünü esas almaktadır; bu oran İran’ın nüfusuna uygulandığında toplam gücün yaklaşık 1,9 ila 2,3 milyon askere ulaşması gerektiği anlamına gelmektedir.
Bu ölçekteki bir savaş, Amerikan toplumu bütünüyle savaşa tabi kılınmadan yürütülemez. Muazzam maliyetler, işçi sınıfına yönelik kapsamlı bir saldırı aracılığıyla dayatılacaktır. Öte yandan hükümet, muhalefeti zorla bastırmak zorunda kalacaktır. 93 milyon kişilik bir ülkeye karşı sürdürülecek uzun soluklu bir savaş, yurt dışında yalnızca bomba ve asker değil, yurt içinde de şiddetli bir polis devleti gerektirir.
Trump yönetiminin dış politikasının tamamen suç oluşturan niteliği, bu yönetimin Anayasa’ya ve ABD içindeki demokratik haklara karşı yürüttüğü savaştan ayrı düşünülemez. Rejim, “yasa dışı göçmenler” tarafından topluca oy kullanılması gibi uydurma iddialar aracılığıyla 2026 seçimlerine açıkça hile karıştırmaya —hatta seçimi tümüyle askıya almaya— hazırlanırken, politikalarına muhalefet edenlerin toplu gözaltına alınacağına dair tehditler savurmaktadır.
Trump rejimi, sonuçlarını ne öngörebildiği ne de denetleyebildiği bir savaşı başlatmıştır. Rejimin yaptıklarında bir çılgınlık unsuru mevcuttur; ancak bu, sınıf çıkarlarına dayanan bir çılgınlıktır. İran’a karşı savaş, ABD emperyalizminin ekonomik gerilemesine karşı koyma dürtüsüyle askeri şiddete başvurma zorunluluğundan beslenen, onlarca yıldır genişleyen ABD saldırganlığının bir ürünüdür.
Aynı zamanda Trump yönetimi, Epstein ifşaatlarıyla derinleşen iç siyasi krizle karşı karşıyadır. Bu ifşaatlar, suçlu bir oligarşinin faaliyetlerini örten her türlü perdeyi yırtıp atmıştır. Suçlara batmış ve büyüyen halk öfkesiyle tehdit altına girmiş bir hükümet, böyle hükümetlerin her zaman yaptığını yapmakta, kurtuluşu savaşta aramaktadır.
Burjuva medyada ve siyaset kurumunun tamamında, bu savaşın kökenlerine ve İran halkı için, tutuşma tehdidiyle karşı karşıya kalan bölge için ve tüm dünya için sonuçlarına ilişkin ne ciddi bir açıklama ne de savaşa yönelik bir suçlama bulunmaktadır.
Trump’ın korktuğu Demokrat Parti değildir. Trump çok iyi biliyor ki Demokrat Parti liderliği diz çökmüştür ve yalnızca savaş masasında yer almak için yalvarmaktadır. Bu hafta, Senato ve Temsilciler Meclisi’ndeki Demokratlar iki ayrı siyasi numara yapmakla meşguldür: Savaşa karşı çıkıyor gibi görünmek ama gerçekte hiçbir şey yapmamak.
Senato, Trump’ın İran’daki eylemlerini kısıtlayan Savaş Yetkileri Yasası kapsamında bir mevzuat üzerinde oylama yapacak. Geçse bile —ki bu pek olası görünmemektedir— kaçınılmaz Trump vetosunu aşmak için gereken çoğunluğa ulaşılamayacaktır. Temsilciler Meclisi’ndeki Demokratlar bu sorunu, “savaş karşıtı” tasarılarını salt bir karar olarak sunarak aşmayı tercih etmiştir. Bunun yasal bağlayıcılığı olmayacak ve Trump’ın suç niteliğindeki savaşına en küçük bir engel teşkil etmeyecektir.
Bu bir savaş karşıtlığı değil, iş birliğidir. Demokrat Parti, Wall Street’in ve Amerikan emperyalizminin partisidir. Cumhuriyetçilerle aynı sınıf çıkarlarını savunmakta ve ABD militarizminin küresel operasyonlarına bağlılığını korumaktadır. Demokratların temel korkusu, Trump’ın savaşı ve diktatörlüğü değil, aşağıdan yükselen bir hareketin filizlenmesidir.
Tırmanan savaş krizi, Sosyalist Eşitlik Partisi Ulusal Komitesi’nin dün yayımladığı “ABD-İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü suç niteliğindeki savaşı durdurun!” bildirisinin aciliyetini bir kez daha gözler önüne sermektedir. Bildiri, savaşa karşı mücadelenin hangi temeller üzerinde yürütülmesi gerektiğini şöyle ortaya koydu:
Birincisi, savaşa karşı mücadele, nüfusun bütün ilerici unsurlarını kendi arkasında birleştiren, toplumdaki büyük devrimci güç işçi sınıfı üzerinde yükselmelidir.
İkincisi, mali sermayenin diktatörlüğüne ve militarizm ile savaşın temel nedeni olan ekonomik sisteme son verme uğruna mücadele etmeksizin savaşa karşı ciddi bir mücadele söz konusu olamayacağı için, yeni savaş karşıtı hareket, kapitalizm karşıtı ve sosyalist olmak zorundadır.
Üçüncüsü, yeni savaş karşıtı hareket, kapitalist sınıfın bütün siyasi partilerinden ve örgütlerinden bütünüyle ve tartışmasız biçimde bağımsız ve onlara muhalif olmalıdır.
Dördüncüsü, yeni savaş karşıtı hareket, her şeyden önce uluslararası olmalı, işçi sınıfının muazzam gücünü emperyalizme karşı birleşik küresel bir mücadelede harekete geçirmelidir.
İşçileri ve gençleri bu canice savaşa ve Ortadoğu’ya yönelik ABD-İsrail saldırısının tamamına karşı harekete geçmeye çağırıyoruz. Fabrikalar, limanlar, lojistik merkezleri, okullar ve hastaneler tartışma ve örgütlü direniş merkezleri haline gelmelidir. Bu savaşın derhal sona erdirilmesini talep eden toplantılar düzenleyin. Bu saldırganlığı meşrulaştıran yalanları ifşa edin, muhalefetin susturulmasına yönelik her girişimi reddedin, savaşa ve diktatörlüğe karşı uluslararası sosyalist bir program uğruna mücadeleye katılın.
