Almanya’daki Die Linke’nin (Sol Parti) Eş Genel Başkanı Jan van Aken, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik yasa dışı saldırısına başlangıçta bir kınama gibi görünen bir tepki verdi. Resmî açıklamasında “halk ve tüm bölge için büyük bir tehlike”den söz etti ve saldırıyı uluslararası hukukun açık bir ihlali olarak nitelendirdi. Ne var ki bu eleştiri yalnızca siyasi bir örtüden ibarettir. Diplomasi ve uluslararası hukuka ilişkin birkaç ifadesine karşın Die Linke, emperyalist savaşın stratejik hedefleriyle açıkça uyuşmaktadır.
Van Aken bunu 2 Mart Pazartesi günkü basın toplantısında tartışmaya yer bırakmayacak biçimde ortaya koydu. İran devletinin lideri Hamaney’in ve diğer yöneticilerin İsrail ve Amerikan bombalarıyla öldürülmesini açıkça kutlayan van Aken, kelimesi kelimesine şunları söyledi:
Şu konuda hiçbir şüphe yok ki hepimiz, ben de şahsen, Hamaney’in ve rejimden birçok celladın ölmüş olmasına seviniyoruz. Bir insanın ölümüne sevinmemek gerekir ama yine de onların ortadan kalkmış olmasının iyi olduğunu düşünüyorum ve cehennemde yanıp kavrulsunlar.
Bu sözler dikkatle kayıt altına alınmalıdır. Resmî olarak kendini pasifist ve sol olarak tanımlayan bir partinin eş genel başkanı, bir ülkenin siyasi liderliğinin yabancı bir bombardımanla hedef gözetilerek öldürülmesini memnuniyetle karşılamaktadır. Saldırının kendisi, van Aken’in de kabul ettiği üzere, uluslararası hukukun bariz bir ihlalidir. Nürnberg davalarında böyle bir saldırı savaşı, “barışa karşı işlenen suç” olarak mahkûm edilmişti. Bu suçun sonuçlarını alkışlayan biri —üstelik faşist ABD Başkanı Trump’ı andıran bir dille— siyasi olarak bu suça dahil olur.
Van Aken’in tutumu özünde Friedrich Merz (CDU) önderliğindeki federal hükümetin tutumundan pek de farklı değildir. Merz saldırıyı açıkça destekleyip “temel çıkarların, gerektiğinde askeri güç kullanılarak korunması”nı meşrulaştırırken, van Aken yalnızca bu şiddetin Irak ya da Libya’dakine benzer “yıllarca sürecek bir iç savaş” gibi “yanlış” sonuçlar doğurabileceği kaygısını taşımaktadır. Van Aken’in İtirazları, savaşın emperyalist niteliğine değil, taktiksel uygulamasına yöneliktir.
Bu durum, Van Aken’in İran’ın sözde nükleer bomba yapmasına ilişkin ana argümanında özellikle belirginleşmektedir. Van Aken, “İran’ın nükleer bomba yapmasının ne pahasına olursa olsun önlenmesinin doğru olduğunu” ilan etmiştir. Yalnızca bunun tercihen bombardımanla değil, “müzakereler ve sahada sıkı denetim” yoluyla gerçekleştirilmesi gerektiğini savunmaktadır.
Böylece Washington ve Tel Aviv’in yıllardır saldırganlıklarını meşrulaştırmak için öne sürdüğü varsayımı bütünüyle benimsemektedir. Bu varsayıma göre İran varoluşsal bir nükleer tehdit oluşturmaktadır ve bu bertaraf edilmesi en öncelikli meseledir. İran’ın kararlaştırılan denetimlere kanıtlanabilir biçimde uymasına karşın ABD’nin Viyana nükleer anlaşmasından tek taraflı olarak çekildiğini van Aken yalnızca üstünkörü bir şekilde geçiştirmektedir. En son “müzakereler”in bizzat saldırıyı hazırlamanın örtüsüne dönüştürüldüğünü ise büsbütün görmezden gelmektedir.
Onun “denetim” konusundaki ısrarı, gerçekte İran’ın emperyalist güçlere daha da sıkı biçimde tabi kılınması talebinden başka bir şey değildir. Söz konusu olan barış değil, aynı stratejik hedeflerin başka araçlarla hayata geçirilmesidir.
Van Aken, İranlı “demokrasi hareketi”nin şimdi galip gelebileceği “umudu”ndan açıkça söz etmektedir. Onun tutumunun özü buradadır: Savaş ilkesel olarak reddedilmemekte, Batı yanlısı bir rejim değişikliği sağlamaya elverişli olup olmadığına göre değerlendirilmektedir. Emperyalist müdahaleden değil, bu müdahalenin olası başarısızlığından korkmaktadır. Bombardıman emperyalistlerin güttüğü hedefe ulaşırsa onu desteklemektedir.
Van Aken, “Demokrasiyi dışarıdan bomba yağdırarak var etmeye çalışmak bence çok zor,” diye sinik bir şekilde ilan etmektedir. Bununla birlikte “ülkenin parçalanacağı, bir iç savaşın çıkacağı da kaçınılmaz değil.” Bu nedenle “sonunda demokrasi hareketinin yine de galip gelebileceği umudunu” taşımaya devam etmektedir.
Gerçekte ne soykırım faili faşistler Trump ile Netanyahu, ne de onlardan hiç de az suçlu olmayan Avrupalı hükümetler demokrasiyle ilgilenmektedir. Tarihsel olarak ezilen bir ülke olan İran, jeostratejik konumu ve zengin doğal kaynakları nedeniyle emperyalist savaş politikasının hedef tahtasına yerleştirilmiş bir ülkedir. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Sosyalist Eşitlik Partisi, “ABD-İsrail’in İran’a karşı suç oluşturan savaşını durdurun!” başlıklı açıklamasında savaşı şu şekilde açıklamaktadır:
Bu anlamda İran’a karşı savaş, yalnızca Tahran’a değil; Pekin’e, Moskova’ya ve Ortadoğu enerjisine bağımlılıkları Washington’a bir baskı aracı sağlayan Avrupalı başkentlere de yönelmiş bir küresel hegemonya savaşıdır. Trump yönetimi yalnızca İran’ı değil, kâğıt üstündeki müttefiklerini de tehdit ediyor: Avrupa mallarına gümrük tarifeleri uyguluyor, Grönland üzerinde hak iddia ediyor, Venezuela petrolüne el koyuyor ve büyük güç rekabetinin bu yeni döneminde ABD’nin askeri üstünlüğünü dünyanın her stratejik öneme sahip bölgesinde hakimiyet aracı olarak kullanmaya kararlı olduğunu açıkça ortaya koyuyor.
Alman burjuvazisi, dünyanın emperyalist yeniden paylaşımında geri planda kalmak istememekte ve bu nedenle ABD savaş politikasını büyük ölçüde desteklemektedir —en azından Washington’dan bağımsız olarak, hatta nihayetinde ona karşı askeri açıdan harekete geçebilecek konuma henüz gelene kadar. Alman burjuvazisinin Van Aken gibi bazı “sol” temsilcileri ABD’nin açıkça yasa dışı eylemlerini gündeme getirip Merz hükümetini bu yönde eleştiriye çağırdığında, bu durum artan transatlantik çatışmaları yansıtmaktadır. Aynı zamanda İran’a yönelik saldırı savaşının NATO’nun Rusya’ya karşı savaş seferini meşrulaştırmak için başvurduğu propagandayı zayıflatabileceği kaygısını da söz konusudur.
Van Aken “Batı’nın kendisi uluslararası hukuku çiğnerse, Ukrayna için küresel destek kazanmak ve uluslararası hukuku çiğneyen Putin’e karşı mücadele etmek çok daha güçleşecektir,” diye yakınmaktadır. Bu nedenle 28 Şubat, Putin için “yine iyi bir gün” olmuş. Bu, Van Aken için gerçekte neyin söz konusu olduğunu bir kez daha açıkça ortaya koymaktadır: Emperyalist savaşlara ilkesel bir karşı çıkış değil, bu savaşların ideolojik olarak meşrulaştırılması.
Bu tartışma yöntemi, Die Linke’nin federal hükümetin ve Alman militarizminin kolu olarak üstlendiği bütün işleviyle örtüşmektedir. Parti, milyarlarca avro tutarındaki savaş kredilerini Bundesrat’ta (Federal Konsey) destekledi ve Merz’in Bundestag’da (Federal Meclis) hızla şansölye seçilmesini sağladı. Gazze’deki soykırımda ve geçen yıl İran’a yönelik saldırılara siyasi zemin hazırlarken olduğu gibi, Die Linke şimdi yine Alman emperyalizminin yanında saf tutmaktadır.
Van Aken’in federal hükümeti İranlı yetkililer hakkında “evrensel yargı yetkisi prensibi” kapsamında soruşturma başlatmaya çağırması bu çizgiyi pekiştirmektedir. Bu tür önlemler insan haklarının korunmasına değil, rejim değişikliğinin hukuki altyapısını oluşturmaya hizmet etmektedir. Bunlar, bombalarla askeri, yaptırımlarla ise politik olarak ilerletilen aynı siyasi projenin birer parçasıdır.
Die Linke’nin saldırgan emperyalizm yanlısı çizgisi kendiliğinden ortaya çıkmamıştır. Bu parti hiçbir zaman sosyalist ya da anti-emperyalist bir parti olmamıştır. Toplumsal muhalefeti kapitalizmin çerçevesine entegre etmeye yönelik bir burjuva proje olarak doğmuştur. Toplumsal tabanı, ayrıcalıklı orta sınıf kesimlerinde, devlet kurumlarında ve akademik çevrelerdedir. Bu tabakanın yönelimi, Alman emperyalizminin çıkarların derinden bağlıdır. Büyük güç çatışmalarının tırmandığı dönemlerde bu bağ giderek daha açık biçimde su yüzüne çıkmaktadır.
Geçen yılki federal seçimlerde savaşa ve toplumsal eşitsizliğe karşı çıkmak amacıyla Die Linke’ye oy veren işçiler ve özellikle gençler bu durumdan gerekli sonuçları çıkarmalıdır. Bu parti aracılığıyla “soldan” baskı uygulanabileceği düşüncesi tehlikeli bir yanılsamadır. Yeniden silahlanma, NATO savaş politikası, yasa dışı rejim değişikliği savaşları gibi belirleyici meselelerde Die Linke, egemen sınıfın yanında saf tutmaktadır.
Savaşa karşı gerçek bir mücadele, Die Linke dahil emperyalizmin tüm partileriyle siyasi bir kopuşu zorunlu kılmaktadır. Bu mücadele uluslararası işçi sınıfına dayandırılmalı ve kapitalist sisteme bilinçli biçimde karşı çıkmalıdır; zira bu sistemin iç çelişkileri sürekli olarak yeni savaşlar çıkarmaktadır. Egemen seçkinlerin barbarca gidişatına son verecek yeni bir savaş karşıtı sosyalist hareket ancak bu temelde inşa edilebilir.
