İstanbul 1. Ağır Ceza Mahkemesi, 24 Ağustos Pazartesi günü, kamuoyunda “Aziz İhsan Aktaş suç örgütü davası” olarak bilinen ve 200 sanığın yargılandığı davada kararını açıkladı. Yaklaşık yedi ay süren yargılamanın sonunda okunan 60 sayfalık kısa kararla, bunun hukuki değil esasen siyasi bir dava açıkça ortaya kondu.
Mahkeme, bütün sanıkların suç örgütü kurma ve üye olma ile örgüte yardım suçlamasından beraatine hükmetti. Savcılığın “suç örgütü lideri” olduğunu öne sürdüğü ve hakkında 280 yıla kadar hapis cezası istenen müteahhit Aziz İhsan Aktaş, “suç işlemek amacıyla örgüt kurma” suçlamasından beraat etti. Aktaş rüşvet suçlamasında “etkin pişmanlık” hükümlerinden yararlandı. İhaleye fesat karıştırma suçundan verilen 2 yıl 8 ay 15 günlük cezada hükmün açıklanması geri bırakıldı. Aktaş’ın kayyım atanan 23 şirketinin ve el konulan mal varlığının kendisine iadesine karar verildi.
Aktaş davadan zarar görmeden sıyrılırken, onun davanın temelini oluşturan “itiraflarına” ve “rüşvet verdim” beyanına dayanarak, Cumhuriyet Halk Partisi’nden (CHP) seçilmiş belediye başkanlarına ceza yağdı. Yargılanan belediye başkanları, CHP’nin ülke genelinde en çok oy alan parti olduğu 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde seçilmişlerdi.
Tutuklandıktan sonra görevden uzaklaştırılan Beşiktaş Belediye Başkanı Rıza Akpolat, ihaleye fesat karıştırma, rüşvet ve aklama suçlarından toplam 23 yıl 3 ay hapis cezası aldı; eşi Yeşim Akpolat ise “suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama” suçundan 4 yıl 2 ay hapse mahkûm edildi, üç evine ve aracına el konuldu.
Rüşvet alma suçundan; Seyhan Belediye Başkanı Oya Tekin’e ve eşi Celal Tekin’e 8’er yıl 4 ay, Avcılar Belediye Başkanı Utku Caner Çaykara’ya 6 yıl 8 ay, Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar’a 6 yıl 3 ay, Ceyhan Belediye Başkanı Kadir Aydar’a 5 yıl 10 ay hapis cezası verildi; her birine ayrıca memuriyetten men cezası verildi. Adıyaman Belediye Başkanı Abdurrahman Tutdere beraat ederken Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’e “ihmal suretiyle görevi kötüye kullanma”dan 8 ay 10 gün hapis cezası verildi.
Yani mahkeme, ortada bir suç örgütü bulunmadığına hükmetti. Sanık avukatlarının değerlendirmeleri, kararın hukuki açıdan ne kadar zayıf olduğuna işaret ediyor. Bu kapsamda bir dosyada tek bir teknik bilirkişi incelemesi dahi yapılmadan yargılamanın bu kadar kısa sürede bitirilmesi, rüşvet verdiği iddia edilen tarafın cezasız kalırken rüşvet aldığı iddia edilenlerin cezalandırılması ve yüzlerce yıl ceza istenen Aktaş tutuksuz yargılanırken çok daha az ceza istenen belediye başkanlarının tutuklu kalması, avukatlar tarafından eşitlik ilkesinin açık ihlali olarak nitelendi.
CHP’nin seçilmiş yönetiminin siyasi güdümlü bir mahkeme kararıyla görevden alınması üzerine Özgür Özel önderliğinde kurulan YENİ Parti’nin Grup Başkanvekili Murat Emir, davayı “hukuk cinayeti” niteledi ve şunları ekledi: “Hakkında 280 yıl hapis cezası istenen ve davanın temelini oluşturan şahsa sadece 2 yıl 8 ay ceza verildi. Neden mi? Çünkü bu şahıs itirafçı olmadı; kendisinden istenen siyasi siparişi yerine getirip iftiracı oldu!”
Emir “Bu şahıs bildiklerini mi anlattı, yoksa önüne konulan siyasi hedefleri vurması karşılığında servetini ve özgürlüğünü geri mi satın aldı?” diye sordu.
Aktaş, son yirmi yılın tipik bir ihale burjuvazisi örneğidir. 2010 öncesinde Diyarbakır’da ihaleyle aldığı okul kantinlerini işlettiği belirtilen Aktaş, araç kiralamadan temizliğe, inşaattan akaryakıt taşımacılığına uzanan bir şirketler ağı kurdu.
Bununla birlikte onun servetinin ve yükselişinin başlıca kaynağı CHP’li belediyelerden aldığı ihaleler değildi. Halk TV yazarı Bahadır Özgür’ün haberine göre, soruşturmada “çetenin merkezi” sayılan şirketin ihalelerinin yaklaşık yüzde 60’ı devlet kurumlarından geliyordu. Bu şirketler ayrıca Isparta, Kütahya, Şanlıurfa, Elazığ ve İstanbul’daki Zeytinburnu ile Bahçelievler gibi Erdoğan’ın Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) tarafından yönetilen belediyelerinden, hatta Diyarbakır’a atanan kayyım yönetiminden ihaleler almıştı. 2019’da Aktaş’ın aldığı ihalenin karşılığında Isparta Belediyesi’ne lüks bir makam aracı hediye ettiği belgelendi.
Bu ilişkilerin hiçbiri soruşturma konusu yapılmadı. Savcılık için Aktaş, yalnızca CHP’li belediyelerin sınırlarına girdiğinde “suç örgütü lideri”ne dönüşüyordu.
CHP’ye yönelik kapsamlı operasyonlar, bu yılın şubat ayında Adalet Bakanı olarak atanan Akın Gürlek’in Ekim 2024’te İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı görevine atanmasıyla başladı. Bu, CHP’nin birinci olduğu yerel seçimlerden yaklaşık 6 ay sonrasıydı. 30 Ekim 2024’te CHP’li Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer “örgüt üyeliği” iddiasıyla tutuklandı ve görevden alındı; belediyeye kayyım atandı. 13 Ocak 2025’te “Aktaş soruşturması”ndaki ilk operasyon yapıldı ve Beşiktaş Belediye Başkanı Akpolat tutuklandı.
Aktaş’ın 2025 baharında “etkin pişmanlık” hükümlerinden yararlanarak ifade vermeye başlaması, kritik bir dönüm noktası oldu. Mayıs 2025’te bu beyanlara dayanarak Avcılar Belediye Başkanı Çaykara, Ceyhan Belediye Başkanı Aydar, Seyhan Belediye Başkanı Tekin ve çeşitli belediye görevlileri gözaltına alındı. Temmuz 2025’te Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Karalar ve Adıyaman Belediye Başkanı Tutdere gözaltına alındı. Savcılık 20 Ekim 2025’te 579 sayfalık iddianameyi tamamladı.
Aynı süreçte, cumhurbaşkanlığı seçimi anketlerinde Erdoğan’ı geride bırakan ve asıl hedef olduğu belirtilen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu 19 Mart 2025’te gözaltına alındı ve ardından tutuklandı. 402 sanıklı İBB davası Mart 2026’da başladı ve İmamoğlu için 2.352 yıla kadar hapis istendi. Son iki yılda 7’si il, 26’sı ilçe olmak üzere 31 CHP’li belediye başkanı tutuklanırken birçok belediye başkanı tutuklanma tehdidi altında AKP’ye transfer oldu. Bu şekilde AKP’ye geçen çeşitli belediye başkanları hakkındaki suçlamalar düştü. Bu yargı operasyonlarının doğrudan siyasi hedefi, CHP’yi ve onun anketlerde önde görünen cumhurbaşkanı adayını devre dışı bırakmaktı.
Davanın siyasi güdümlü olduğunu işaret eden bir husus da Esenyurt Belediye Başkanı Özer’in durumudur. Özer, 2024 seçimlerinde CHP ile Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) arasındaki ittifak çerçevesinde seçilmişti. Tutuklanma gerekçesi de “yolsuzluk” değil “terör örgütü üyeliği” olmuştu. Ancak Ankara ile Kürdistan İşçi Partisi (PKK) arasında başlayan müzakereler bu suçlamanın siyasi zeminini ortadan kaldırdı; daha önce esasen Kürt hareketini hedef alan yargı operasyonları CHP’ye yöneldi ve soruşturmalar yolsuzluk iddialarına odaklandı.
Bu operasyonların hükümetten bağımsız olmadığını ya da gerçek saiklerin “yolsuzlukla mücadele” olmadığını gösteren en somut kanıtlardan biri, benzer iddiaların kimlere yöneltildiği ve kimlere yöneltilmediğidir. Bu süreçte AKP’li belediyelere dönük bir operasyon dalgası söz konusu olmadı.
DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’ın nisan başında İçişleri Bakanlığı verilerine dayanarak aktardığına göre, 31 Mart 2024’ten bu yana soruşturma açılan 1048 belediyenin 472’si AKP’li, 217’si CHP’li, 78’i MHP’li ve yalnızca 16’sı DEM Partili idi. Ama kayyım ve görevden alma uygulamaları yalnızca DEM Partili ve CHP’li belediyelere uygulandı. Öcalan’ın PKK’ye silah bırakma çağrısı yaptığı Şubat 2025’ten sonra DEM Parti’ye yönelik baskı durdu.
İşçiler ve gençler, yargının muhalefeti bastırmak ve etkisizleştirmek için siyasi bir silah olarak kullanılmasına karşı çıkmalı ve demokratik hakları savunmalıdır. Söz konusu olan seçme ve seçilme hakkı ve adil yargılanma hakkı dahil temel haklardır.
Bununla birlikte, CHP ve şimdi de YENİ Parti, sınıfsal doğaları gereği bu hakları tutarlı bir şekilde savunmayacaklarını açıkça ortaya koymuştur. Onlar, Erdoğan hükümetinin “iç cepheyi kuvvetlendirmek” ve Ortadoğu’da yoğunlaşan savaş ve yeniden paylaşım mücadelesinde Türk ve Kürt egemen seçkinlerinin gerici çıkarlarını ortaklaştırmak için çıkardığı “çerçeve yasa”ya destek verdiler. Özel, ABD ve Avrupa basını için yazdığı makalelerde, emperyalist müttefiklerini Türkiye’de bir toplumsal patlamayı önlemek için Erdoğan’ı frenlemeye ve kendisini desteklemeye çağırdı.
İşçi sınıfı demokratik hakları ancak tüm kapitalist partilerden siyasi bağımsızlığını sağlayarak ve onlara karşı çıkarak savunabilir. Bu mücadele, demokratik ve sosyal haklar uğruna mücadeleyi savaşa karşı mücadeleyle birleştiren uluslararası sosyalist bir programa dayanmalıdır.
