Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 26 Ekim’de kabine toplantısının ardından yaptığı açıklamada, Avrupa’da çok sayıda ülkeyi sarsan gençlik ve işçi hareketine doğrudan atıfta bulunarak Türkiye’deki işçi sınıfına ve gençliğe açık bir tehdit savurdu.
Erdoğan, “Avrupa’nın kimi ülkelerinde yaşanan olaylardan cesaret alarak benzer bir teşebbüsün hayalini kuranlar varsa şunu bilsinler ki Türkiye sokakta bulunmamıştır, sokağa teslim edilecek bir ülke de değildir,” diye ilan etti.
Erdoğan’ın faşist müttefiki Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) lideri Devlet Bahçeli de 13 Ekim’de Fransa’daki gösterilerin “daha geniş kitleleri sokağa dökme potansiyeli” taşıdığını ve eylemlerin “dalga dalga” Avrupa’ya yayılabileceğini söylemiş ve konuşmasını gençliğe yönelik doğrudan bir uyarıyla bitirmişti: “Fransa’ya heveslenmeyin! Batı emperyalizmine kapılmayın!”
Avrupa, on yıllardır gördüğü en büyük toplumsal hareketlerle sarsılıyor. Fransa, Belçika, İtalya, İspanya, Portekiz, Yunanistan, İrlanda, Arnavutluk ve Sırbistan’da büyük ölçüde liseli ve üniversiteli gençlerin başlattığı kitlesel protestolar, işçi sınıfının giderek artan katılımıyla birleşiyor. Kasım ayında, sendika bürokrasisinin denetiminde olmakla beraber, birçok ülkede milyonlarca işçinin katılacağı grevler ve ulusal eylem günleri planlanıyor. Dünya Sosyalist Web Sitesi’nin (WSWS) vurguladığı gibi, gelişen şey yalnızca bir protesto hareketi değil, doğrudan iktidar sorununu gündeme getiren temel bir sınıf çatışmasıdır: Toplumun gidişatını kim belirleyecek—kârlarını artırmak, silahlanmayı finanse etmek ve savaş yürütmek için her yola başvuran milyarder oligarşi mi, yoksa nüfusun ezici çoğunluğunu oluşturan işçi sınıfı mı?
Erdoğan aynı konuşmada, hükümetin muhalif yayın kuruluşlarına ve gazetecilere yönelik saldırılarını protesto edenleri de hedef aldı. Cumartesi günü Türkiye genelinde çok sayıda ilde yüzlerce gazeteci ve binlerce yurttaş, basın özgürlüğünü savunmak üzere sokağa çıkmıştı.
“Basın özgürlüğü bahanesiyle hükûmetimize saldıranlar, nümayişle suç bastırmaya çalışmadan önce, eğer yapabiliyorlarsa çıksınlar, çarpık ve kirli ilişkilerini açıklasınlar” diyen Erdoğan, “hakaret, yalan ve dezenformasyon” içermediği sürece herkesin dilediğini söyleyebildiğini iddia etti ve asıl mesajını şöyle verdi: “Ama dünyanın bütün demokratik ülkeleri gibi Türkiye de alengirli ilişkiler üzerinden kendisine operasyon çekilmesine müsaade etmez, edemez.”
Bu açıklama, Erdoğan hükümetinin toplumsal ve demokratik taleplere polis devleti baskısı dışında bir yanıtının olmadığının bir ifadesidir. Erdoğan, sokağa çıkan her toplumsal muhalefetin “dış operasyon” ve “kirli ilişki” olarak damgalanacağını ve devletin tüm baskı aygıtıyla karşılanacağını ilan ediyor.
Erdoğan sadece kendi adına konuşmamakta ve kapitalist oligarşinin baskın kesimlerini temsil etmektedir. Türk egemen sınıfının işçi sınıfı ve gençlik içinde kitlesel bir muhalefet patlamasından korkması temelsiz değildir. Avrupa’daki hareketi doğuran nesnel koşullar—savaş, militarizm, kemer sıkma, hayat pahalılığı, korkunç boyutlara varan toplumsal eşitsizlik ve artan polis devleti baskısı—Türkiye’de de fazlasıyla mevcuttur. Gençlik protestolarının tetikleyici olması ve işçi sınıfının bağımsız bir güç olarak sahneye çıkması olasılığı, çıkarlarını ABD, Avrupa Birliği ve NATO emperyalizmi ile stratejik ittifakı üzerinden savunan Türkiye’deki egemen sınıfa bağlı tüm düzen partilerini dehşete düşürmektedir. Bu ittifak, ABD ve NATO’ya ve İran’a yönelik savaşa muhalefetini ifade eden halkın ezici çoğunluğunun duygularıyla çelişmektedir. Bu yüzden hükümet, temmuzda Ankara’da düzenlenen NATO zirvesi öncesinde çoğu genç yüzlerce savaş karşıtını “önleyici” olarak gözaltına aldı; halen onlarca kişi hukuksuzca hapiste. Bu baskı dalgasının parçası olarak, 26 Ekim’de Türkiye İşçi Partili (TİP) iki genç, “Bize gelecek yoksa sana huzur yok. [Millî Eğitim Bakanı] Yusuf Tekin istifa!” yazılı bir pankart astıkları için tutuklandı. İki öğrenci çarşamba günü protestoların ardından serbest bırakıldı.
Avrupalı emperyalist güçler, Ukrayna’da Rusya’ya karşı NATO savaşını ve Ortadoğu’daki savaşları sürdürmek için yüz milyarlarca avroyu silahlanmaya akıtıyor ve bunun faturasını eğitimden, sağlıktan, emeklilikten ve sosyal haklardan yapılan kesintilerle işçi sınıfına ödetiyor. Zorunlu askerliğin geri getirilmesiyle gençler, halk tarafından desteklenmeyen emperyalist saldırı savaşlarında cepheye sürülmeye hazırlanıyor. Enerji, kira ve gıda fiyatları reel ücretleri eritirken, bir avuç oligarkın serveti akıl almaz boyutlara ulaşıyor. 1960’lar ve 1970’lerden farklı olarak, mali oligarşinin denetimindeki hükümetlerin anlamlı sosyal tavizler verecek manevra alanı bulunmuyor. Mali krizin ve savaşın tüm bedelinin işçi sınıfına ve gençliğe ödetilmeye çalışılmasına karşı kitlesel direniş büyüyor. Egemen sınıfın buna yanıtı diktatörlük önlemleri almak ve aşırı sağın sistematik olarak güçlendirilmesidir. Avrupa’daki gelişmeler, uluslararası ölçekte sınıf mücadelesinin yeni ve patlayıcı bir aşamaya girdiğini gösteriyor.
Türkiye bu sürecin en kırılgan halkalarından biridir. TÜİK’in çarpıtılmış rakamlarına göre bile yıllık enflasyon eylülde yüzde 29,7 oldu; eğitim fiyatları tek ayda yüzde 14, yükseköğretimde yüzde 26 arttı. DİSK-AR’ın hesaplamasına göre 28 bin 75 liralık net asgari ücretin alım gücü dokuz ayda 6 bin 828 lira eridi ve açlık sınırının 9 bin 725 lira altına düştü. Milyonlarca işçi ve emekli ailesi için kira, gıda ve faturalar arasında seçim yapmak gündelik bir gerçekliktir. WSWS’nin dikkat çektiği üzere, 2025’in son çeyreği itibarıyla Türkiye’de 15-34 yaş grubundaki 24,1 milyon gençten 6,5 milyonu ne istihdamda ne de eğitimdeydi. Bu toplumsal barut fıçısının üzerinde oturan hükümet, harcamalarını giderek daha fazla mali oligarşinin talepleri doğrultusunda planlıyor. 2027 bütçe kanun teklifinde savunma, iç güvenlik ve faiz harcamalarının toplamının eğitim, merkezi yönetim sağlık harcamaları ve sosyal yardım harcamalarını geçmiş durumda.
Hükümet, bir yandan “müzakere yoluyla çözüm” söylemini sürdürürken aynı anda Türkiye’yi ABD ve NATO müttefiklerinin Karadeniz ve Ortadoğu’daki saldırganlığına daha fazla entegre ediyor. Suudi Arabistan ve Pakistan’la 7 Ağustos’ta imzalanan ve önümüzdeki hafta Meclis’te oylanması beklenen Mekke Ortak Savunma Anlaşması, ABD emperyalizminin Ortadoğu’ya tamamen egemen olma yönelimiyle uyumlu olarak Türk burjuvazisinin bölgesel çıkarlarını ilerletmeyi amaçlıyor. Enerji kaynakları ve yolları üzerine gerici kapışma, Türkiye’yi aynı zamanda İsrail ve Yunanistan ile askeri olarak karşı karşıya getirme riski taşıyor. Türkiye’de siyaset ve medya kurumu, İsrail ve Yunanistan ile rekabet üzerinden Türk milliyetçiliğini teşvik etmeye çalışıyor. Ama aynı zamanda Türk burjuvazi, ABD ve NATO ittifakları üzerinden bu rakipleriyle ittifakını sürdürüyor.
Kemalist ve Kürt milliyetçisi burjuva muhalefet de aynı emperyalist güçlere yöneliyor ve aynı egemen sınıfın çıkarlarını savunmaya çalışıyor. Bu güçler Erdoğan rejiminin artan baskısından ne kadar şikâyet etseler de işçi sınıfının kapitalist egemenliğin temellerini sarsacak bağımsız bir siyasi güç olarak sahneye çıkmasından en az hükümet kadar korkuyorlar ve dahası buna karşılar.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti), hükümet temel demokratik hakları ortadan kaldırırken, Ankara ile hapisteki Abdullah Öcalan liderliğindeki Kürdistan İşçi Partisi (PKK) arasındaki müzakerelerin Türkiye’ye ve hatta Ortadoğu’ya “barış” ve “demokrasi” getirebileceği yanılsamasını yayıyor. DEM Parti ile ittifak halinde Stalinist partiler -kendileri de polis devleti baskısının hedefi olmalarına rağmen- bu yanılsamayı desteklemeyi sürdürüyor. Türkiye İşçi Partisi (TİP) ile Emek Partisi’nin (EMEP), Erdoğan rejiminin meclise getirdiği ve demokratikleşme ve barış ile hiçbir ilişkisinin olmadığını kabul ettikleri bir yasaya “evet” oyu vermeleri bu işbirliğinde kritik bir eşiği ifade ediyordu.
Özgür Özel’in Cumhuriyet Halk Partisi’nden (CHP) kopan YENİ Parti’si ise bir sosyal patlama olmadan muhalefeti bir kontrol altında tutmayı ve seçimlere kanalize etmeyi amaçlıyor. Onların, Mart 2025’te İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasının ardından patlak veren kitlesel protestolardan çıkardığı temel ders budur. Gençlik başta olmak üzere geniş kitlelerin temel demokratik hakları savunmak üzere sokağa döküldüğü o hareket, Erdoğan’ın polis baskısının yanı sıra o sırada CHP lideri olan Özel’in yatıştırıcı müdahaleleriyle sona ermişti.
WSWS’nin ayrıntılı olarak gösterdiği gibi, Özel haziran ayında Newsweek ve Financial Times’ta yayımlanan makalelerinde emperyalist başkentlere açık bir mesaj verdi: Erdoğan’ın diktatörce adımları durdurulmazsa Türkiye’de bir toplumsal patlama yaşanacak, bu da NATO ve AB’yi istikrarsızlaştıracaktır; dolayısıyla böyle bir patlamayı önleyebilecek en güvenilir güç kendi partisidir. Ne var ki, Fransa ve diğer ülkelerdeki gençler Türkiye’dekilerden önce harekete geçti.
Aşırı sağcı Zafer Partisi lideri Ümit Özdağ, tüm burjuva muhalefetin ortak yaklaşımını 22 Ekim’de açıkça dile getirdi. Özdağ Fransa’dan Arnavutluk’a gençlerin hayat pahalılığı ve eğitim sistemi yüzünden polisle çatıştığını, Türkiye’de konut ve kira bedellerinin daha yüksek, okulların daha kötü durumda olduğunu kabul ettikten sonra şu çağrıyı yaptı: “Biz de Zafer Partisi olarak Türk halkına seçimlere kadar öfkesini içinde tutmasını ve seçim günü bütün bu yapılanların hesabını sandıkta bu iktidardan sormasını istiyoruz.”
Özel’in de paylaştığı bu “seçim yoluyla çözüm” iddiası, burjuva muhalefetin siyasi iflasının açık bir ifadesidir. Erdoğan’ın başlıca rakibi hapisteyken, milyonlarca seçmenin iradesini hiçe sayarak sayısız seçilmiş belediye başkanı görevden alınmışken, ana muhalefet partisi CHP’nin seçilmiş yönetimi hukuksuz bir mahkeme kararıyla devrilmişken ve eleştirel yayın kuruluşlarına kayyım atanırken, seçimin ne zaman ve hangi koşullarda yapılacağını hükümet belirlemektedir. Böyle bir ortamda yapılacak bir seçim, demokratik bir seçim olmayacaktır. Gençlere ve işçilere “sandığı bekleyin” demek, onları polis devletinin sağlamlaşmasını seyretmeye davet etmektir.
Avrupa ve dünyanın geri kalanında olduğu gibi Türkiye’de de işçi ve gençlik kitlelerinin temel sorunlarının hiçbiri, bir kapitalist hükümetin yerini bir başkasının almasıyla ve ulusal temelde çözülemez. Emperyalist savaşları durdurmak ve halkın ezici çoğunluğunun yararına acil sosyal önlemler almak, Türkiye’de ve uluslararası ölçekte oligarşinin servetine ve hakimiyetine cepheden bir saldırıyı gerektirmektedir. Bu, Avrupa ve Ortadoğu Birleşik Sosyalist Devletleri uğruna mücadele demektir. Bu uluslararası devrimci perspektif temelinde mücadele etmek isteyen tüm işçileri ve gençleri, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin Türkiye şubesi Sosyalist Eşitlik Partisi – Dördüncü Enternasyonal’e ve onun öğrenci ve gençlik örgütü Toplumsal Eşitlik için Uluslararası Gençlik ve Öğrenciler’e (IYSSE) katılmaya çağırıyoruz.
