Türkiye Komünist Partisi (TKP), 1 Şubat Pazar günü Ankara’daki Congresium Kongre Merkezi’nde “TKP meydan okuyor!” başlıklı, geniş katılımlı bir buluşma düzenledi. Üç bin kişilik salon tamamen dolarken yüzlerce kişi de etkinliği salonun dışındaki ekranlardan izledi.
Etkinliğe gençlerin ve işçilerin geniş katılımının, Kemalist Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve Kürt milliyetçisi Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi’nin (DEM Parti) temsil ettiği ve birçok orta sınıf siyasi eğilimin arkasına dizildiği kapitalist sağ siyasete sol bir alternatif arayışını yansıttığından şüphe duyulamaz. TKP’nin “anti-emperyalist” ve “bağımsız” siyasi retoriği kuşkusuz bunda rol oynamaktadır. Bu yüzden etkinliğin gündeme getirdiği kritik meseleler Marksist bir eleştiriye tabi tutulmalı ve TKP’ye yönelik siyasi yanılsamalar ciddi bir şekilde ele alınmalıdır.
Enternasyonal marşının okunmasıyla başlayan etkinlik, TKP’nin “kendi” kısa tarihinin özetlenmesiyle devam etti. Parti liderlerinden Aydemir Güler, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Türkiye’nin emperyalist güçler ve vekilleri tarafından işgal edildiği 1920 koşullarında TKP’nin Bakü’de Komünist Enternasyonal’in Türkiye şubesi olarak kurulması hakkında şunları söyledi: “Türkiye Komünist Partisi sadece yıkıma da doğamadı. 1917 Büyük Ekim Devrimi, paylaşım savaşının patlak vermesiyle birlikte kaosa sürüklenen, krize yanıt veremeyen sosyal demokrasinin çözümsüzlüğünün yerine sosyalizmin iktidarının mümkün olduğunu kanıtlamıştı.”
Güler şöyle devam ediyordu: “Bolşevikler Rusya’yı Anadolu’yu parselleyen işgalcilerden biri olmaktan çıkarttılar. Bolşevikler emperyalistlerin gizli anlaşmalarını, planlarını ifşa ettiler. Resmen çöpe attılar. Bolşevizm Anadolu’nun her köşesinde bir dost eliydi.”
Güler isim vermese de emperyalist güçlerin Osmanlı topraklarını paylaşmaya yönelik 1916 tarihli gizli Sykes-Picot anlaşması, Ekim Devrimi’ne Vladimir Lenin ile birlikte önderlik eden, dönemin Sovyet Dışişleri Halk Komiseri Lev Troçki tarafından ifşa edilmişti.
Güler ardından şunları ekliyordu:
Türkiye Komünist Partisi eski programların, eski tezlerin, eski partilerin çöktüğü bir yol kavşağında büyük bir iddiayla kuruldu. Bu kavşakta Ankara’daki milli mücadele ile [TKP lideri] Mustafa Suphi ve arkadaşlarının ulusal kurtuluşu sosyal kurtuluşta tamamlama iddiası çakışıyordu.
Emperyalizme karşı ulusal direniş ve ilk işçi iktidarı olarak Sovyet Rusya çıkarları çakışıyordu. Bu çakışma aslında emperyalistlerin saldırısı anlamına gelen iç savaşın sürdüğü [Rusya’da] Bolşeviklerin iktidarını kurtarmıştır. Bu çakışma emperyalizmin boğmaya çalıştığı Türkiye’ye yeni bir gelecek armağan etmiştir.
Genel olarak doğru olan bu değerlendirmeler, TKP’nin özellikle ulusal kurtuluş savaşının 1922’de kazanılmasının ve 1923’te Cumhuriyetin kurulmasının ardından neden giderek yeni burjuva ulusal Kemalist rejimin “sol” destekçisi haline geldiğini, siyasi bağımsızlığını bıraktığını ve “işçi ve köylü şûralar cumhuriyeti” hedefinin yerine bir “aşamalı devrim” programını geçirdiğini sorgulamayı gerektirir.
Şefik Hüsnü ve Stalin’in sınıf işbirlikçi çizgisi
Bu yön değişikliğinde, 1 Şubat etkinliğinde yapay zekâ yardımıyla ekrandan konuşturularak övülen eski TKP Genel Sekreteri Şefik Hüsnü (1887-1959) kritik bir rol oynamıştır. Sosyalist Eşitlik Partisi – Dördüncü Enternasyonal’in Tarihsel ve Uluslararası Temelleri’nde belirtildiği gibi:
Nisan 1923’te, TKP’nin liderlerinden biri olan ve burjuvaziyle sınıf işbirliği eğilimini temsil eden Şefik Hüsnü, bundan sonra ülkede üç ana eğilimin mümkün olduğunu belirtiyordu:1) “Bugünkü inkılâbı yapan ve yaşatmaya azmetmiş olanların temsil ettiği” Kemalist eğilim, 2) derebeyliğe ve saltanata bağlı gerici eğilim ve 3) devrimi yoksul işçi ve köylü kitleleri ile orta sınıflar yararına derinleştirmeyi ve ortak mülkiyete dayalı bir toplumsal devrimle tamamlamayı amaçlayan sosyalist eğilim. Hüsnü, Kemalist iktidar ile sosyalistlerin “gericiliğe karşı” “uzun müddet el ele” hareket etmesini ve “tek bir vücut gibi kara kuvvetlerin karşısına” çıkmalarını savunuyordu. [1]
Ancak TKP’nin tarihinin geri kalanı boyunca sınıf işbirlikçi bir siyasi çizginin hâkim olmasında belirleyici olan, Sovyetler Birliği’nde 1923’te başlayan dünya-tarihsel mücadeleydi.
Bu tarihi mücadelede Josef Stalin, giderek büyüyen ve iktidarı işçi sınıfından gasp eden bürokratik kastın başlıca siyasi temsilcisi olarak ortaya çıkarken, 1923’te Sol Muhalefet’in kuruluşuna önderlik eden Troçki, Sovyet ve uluslararası proletaryanın tarihsel çıkarlarının başlıca temsilcisi olacaktı.
1924’te Stalin ve Nikolay Buharin tarafından öne sürülen “tek ülkede sosyalizm” ulusalcı teorisinin benimsenmesi, Komintern’in dünya sosyalist devriminin önderliği olmaktan çıkıp Sovyet dış politikasının pragmatik bir aracına dönüşmesini beraberinde getirdi.
Buna, TKP’nin sahiplendiğini iddia ettiği, Lenin ve Troçki önderliğindeki 1917 Ekim Devrimi’ne rehberlik eden dünya sosyalist devrimi stratejisini savunan Sol Muhalefet karşı çıktı. Bu stratejinin temelini, Troçki’nin Sürekli Devrim Teorisi oluşturuyordu.
Ne var ki TKP’nin etkinlikte aktarılan “kısa tarihi”, hem Türkiye’de hem de uluslararası ölçekte komünist hareketin ve işçi sınıfının sonraki tarihine damgasını vuracak olan Stalinizm ile Troçkizm arasındaki bu belirleyici mücadeleyi ve onun sonuçlarını tamamen görmezden geliyor.
Şefik Hüsnü, Ankara hükümeti ile ittifak yönelişini, Kemalizme ve ulusal burjuvaziye emperyalizm karşısında ilerici bir rol yükleyerek meşrulaştırıyordu. 16 Nisan 1926 tarihli bir makalede Hüsnü bunu şöyle öne sürmüştü:
Emekçi kitleler Kemalist burjuvazinin ekonomik çabalarının, emperyalist kapitalizmin [ülkeye] girmesine etkili bir şekilde set çektiğini ve dolayısıyla ilerici bir nitelik taşıdığını görmekle birlikte, bu ekonomik gelişmenin iç mekanizmasının kendi sırtlarına bindiğini ve bu mekanizmanın işleyişinin bedelini kendilerinin ödediğini kavramak zorundadır. Milliyetçi burjuvazinin uyguladığı sistem antiemperyalist bir rol oynadığı sürece, emekçi kitleler tarafından esas olarak kabul edilebilir. [2]
Stalin önderliğindeki Komintern’in benimsediği bu perspektif, sadece Türkiye’de TKP’yi siyasi olarak burjuvaziye ve devlete tabi kılmakla kalmayacak, 1925-1927 Çin Devrimi’nin ve sonraki on yıllarda sömürge ve yarı sömürge dünyasındaki sayısız devrimci mücadelenin yenilgisinin de siyasi temelini oluşturacaktı. Stalin’in Çin Komünist Partisi’ni (ÇKP) burjuva milliyetçi Kuomintang’a tabi kılan politikasına karşı Troçki’nin Mayıs 1927’de yazdığı gibi:
Emperyalizmin mekanik olarak Çin’in tüm sınıflarını dışarıdan kaynaştırdığını düşünmek devasa bir yanlıştır. … Burjuvazi ile işçi ve köylü kitleleri arasındaki sınıf mücadelesi, emperyalist baskı tarafından zayıflatılmaz, bilâkis her ciddi çatışmada kanlı bir iç savaş noktasına dek keskinleştirilir. [3]
Troçki, Stalin’in Çin Devrimi’ni felakete götüren tezlerinde formüle edilen siyasi çizginin, özünde eski Menşevik politikanın bir devamı olduğunu ortaya koymuş, Menşevik ve Bolşevik yollar arasındaki ayrımı şöyle açıklamıştı:
Menşevizmin devrimdeki politikası, ne pahasına olursa olsun, olabildiğince uzun bir süre, kendi politikasını burjuvazinin politikasına uyarlama pahasına, kitlelerin hareketliliğinin ve sloganlarının önüne geçme pahasına ve hatta ‑Çin’deki gibi‑ işçi partisinin burjuvazinin politik aygıtına örgütsel tâbiiyeti pahasına birleşik cepheyi korumaktan oluşur. Ne var ki Bolşevik yol, burjuvaziyle koşulsuz bir örgütsel ve politik sınır çizmekten, devrimin ilk adımlarıyla birlikte burjuvaziyi insafsızca teşhir etmekten, burjuvaziyle birleşik cephe konusundaki tüm küçük-burjuva yanılsamaları yerle bir etmekten, kitlelerin önderliği için burjuvaziyle yorulmak bilmez bir mücadele yürütmekten, burjuvaziye boş umutlar besleyen ya da onu idealize eden tüm unsurları acımaksızın Komünist Partiden uzaklaştırmaktan oluşur. [4]
Troçki, Sürekli Devrim Teorisi’nde, Türkiye ve Çin gibi geç kapitalist gelişmeye sahip ülkelerde burjuvazinin demokratik devrimin görevlerini yerine getirmekten aciz olduğunu açıkladı. Bu görevler ancak işçi sınıfı önderliğinde ve uluslararası sosyalist devrimin bir parçası olarak çözülebilirdi. Troçki’nin 1929’da yazdığı gibi:
Gecikmiş bir burjuva gelişimi yaşayan ülkeler açısından, özellikle de sömürge ve yarı sömürge ülkeler açısından, sürekli devrim teorisinin anlamı şudur: Bu ülkelerde ulusal kurtuluşun ve demokratik görevlerin tam ve gerçek çözümü, ancak boyunduruk altındaki ulusun ve en önemlisi de köylü kitlelerinin önderi olarak proletaryanın diktatörlüğü ile mümkündür. [5]
Troçki şöyle ekliyordu:
Sosyalist devrimin ulusal sınırlar içinde tamamlanması olanaksızdır. Burjuva toplumundaki bunalımın temel nedenlerinden biri, bu toplumda yaratılan üretici güçlerin artık ulusal devletin çerçevesiyle bağdaşamamasıdır. … Sosyalist devrim ulusal arenada başlar, uluslararası arenada gelişir ve dünya arenasında tamamlanır. [6]
1930’ların ortasında TKP, Kemalist rejimin aralıksız zulmüne rağmen işçi sınıfı içinde güçlü bir siyasi eğilim olarak gelişirken, Sovyetler Birliği’ndeki Stalinist rejim Ankara ile ilişkilerini sağlamlaştırma doğrultusunda “desantralizasyon” kararı almış ve parti fiilen tasfiye edilerek açıkça Kemalist iktidarı desteklemeye koyulmuştu. Bu, Komintern’in 1935’teki Yedinci Kongresi’nde uluslararası ölçekte işçi sınıfını burjuvaziye tabi kılacak “Halk Cephesi” programının benimsenmesinin bir parçasıydı.
İsmail Bilen ve Stalin’in karşıdevrimci terörü
TKP’nin 1 Şubat etkinliğinde yapay zekâyla konuşturularak yüceltilen bir diğer isim, partinin 1973-1983 arasında genel sekreterliğini yapan İsmail Bilen’di (1902-1983). Bilen, Türkiye’de 1970’lerde yeniden illegal siyasi faaliyete geçen TKP’nin “ulusal demokratik cephe” adı altında 1973 ve 1977 seçimlerinde CHP’yi desteklemesine liderlik etmişti.
Ama TKP’nin Bilen’i sahiplenmesinin özellikle uğursuz karakteri, onun Sovyetler Birliği’nde aralarında Ekim Devrimi’nin ve İç Savaş’ın sayısız liderinin de bulunduğu yüz binlerce sosyalistin katledildiği Moskova Duruşmaları döneminde ve sonrasında Stalinist rejimin güvenilir bir hizmetkarı olarak görev aldığı gerçeğiyle vurgulanmaktadır. Bilen üzerine bir çalışmada belirtildiği üzere,
Partinin [1935’teki] yeni yönelişini sahiplenen İsmail Bilen, bu dönemdeki faaliyetlerde üst düzey sorumluluk aldı. Nisan 1937’de Şefik Hüsnü ve Reşat Fuat’ın Moskova’dan ayrılmalarının ardından Mayıs başında Moskova’ya varan Bilen, Ağustos 1937’den itibaren TKP’nin Komintern’deki temsilcisi oldu. [7]
Bu, TKP’nin, Yunanistan’daki kardeş örgütü Stalinist Komünist Partisi (KKE) gibi, Sovyetler Birliği’ndeki siyasi soykırım ve Troçki’nin 1940’ta öldürülmesi dahil Stalin’in suçlarını ve ihanetlerini savunan Troçkizm karşıtı, Stalinist bir parti olmasıyla uyumludur. TKP’nin yayınevinin, sözde tarihçi Grover Furr’un 1930’ların Stalinist yalanlarını yeniden üreten kitaplarını yayımlaması bir tesadüf değildir.
1937’de Troçki, Stalinistlerin yalanlarının “bürokrasinin temel ideolojik çimentosu” işlevi gördüğünü yazmış ve şunları eklemişti:
Bürokrasi ve halk arasındaki çelişki daha da uzlaşmaz hale geldikçe; tüm kaba sabalıklar yalana ve büyük bir yüzsüzlükle hukuksal tahrifata ve yargısal bir kurguya dönüştürülüyor. Stalinist rejimin bu iç diyalektiğini anlamayanlar, Moskova duruşmalarını da anlayamayacaklardır. [8]
Troçki, bürokrasinin hem bu çelişkinin hem de kapitalist bir dünya ekonomisinin varlığı ile SSCB’nin ulusalcı-otarşik ekonomisi arasındaki çelişkinin üstesinden gelemeyeceğini açıkladı. İki yol vardı: Ya Stalinist bürokrasi Ekim Devrimi’ne son ihanetini yaparak Sovyetler Birliği’ni dağıtacak ve kapitalizmi restore edecekti ya da Sovyet işçi sınıfı bir siyasi devrim yoluyla iktidarı geri alarak Sovyetler Birliği’ni yarıda kalan uluslararası sosyalist devrim yoluna geri sokacaktı.
İlkinin galip gelmesi, Stalinist bürokrasinin 1930’ların Büyük Terör’ü ile sosyalistleri fiziksel olarak imha etmesi ve Ekim Devrimi’nin programını savunan dünya Troçkist hareketi Dördüncü Enternasyonal’e karşı aralıksız savaşı kavranmadan anlaşılamaz.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında Dördüncü Enternasyonal içinde ortaya çıkan Stalinizm yanlısı, tasfiyeci Pablocu eğilim, bu savaşta Moskova’nın ve dünya emperyalizminin yardımcısı rolünü oynamıştır. 1953’te Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin (DEUK) kurulması, Stalinizme, sosyal demokrasiye, Pabloculuğa ve burjuva milliyetçiliğine karşı devrimci enternasyonalist ilkeler temelinde aralıksız bir mücadele yoluyla Troçkist hareketin sürekliliğini sağlamıştır.
Türkiye’de geçtiğimiz yıl DEUK’un bir şubesi olarak Sosyalist Eşitlik Partisi’nin kurulması bu uluslararası ve tarihsel mücadelenin bir ürünüdür.
Mihail Gorbaçov ve kapitalizmin restorasyonu
TKP’nin etkinliğinde yapay zekâ aracılığıyla konuşturulan bir kişi daha vardı: SBKP’nin ve SSCB’nin son lideri ve tasfiyecisi Mihail Gorbaçov. TKP önderlerinin dinleyicilere yuhalattığı Gorbaçov’a şunlar söyletildi:
1985 yılından itibaren birçok sorunu olan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ni ayağa kaldırmak adına devrimci konuşmalar yaptım. Lenin’e dönmekten söz ettim. Partinin ve halkın desteğini almak için bile yalan söyledim… Yeniden yapılanma dediğim bir reform değil, bir tasfiyeydi… Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği dağılırken bu tarihsel bir zorunluluk dedim. Yine yalan söyledim. Tarih zorlamadı. Ben bıraktım. Savunmadım. Teslim ettim. Ve bugün geriye kalan enkazda bu yıkımın bir kazadan değil, ihanete varan bir yön değişikliğinden olduğunu kabul ediyorum.
Ne var ki, bugün Gorbaçov’u hainlikle suçlayan TKP, kendi dayandığı siyasi eğilim olan Gelenek dergisinin, dünya genelindeki diğer Stalinist eğilimler gibi bu ihanete siyasi destek verdiğini gizlemektedir. Bugün TKP Genel Sekreteri olan Kemal Okuyan, o zamanlar kullandığı Cemal Hekimoğlu mahlasıyla, Temmuz 1987’de Gelenek’teki “Gorbaçov ve Sol” başlıklı yazısında “Gorbaçov döneminin … ölümcül bir gereklilik” olduğunu ilan ederek şöyle yazıyordu:
Gorbaçov dönemi ne anlama geliyor?
SSCB, bugün uluslararası sosyalist hareketteki otorite ve prestijinin kendi içine dönük bir çalışma içerisinde pekiştirme yolundadır. Kendi iç dinamiğindeki sorunlar, dünya devrimci dalgasının düştüğü bir dönemde, çözülmek için gündeme gelmiştir. İçerdeki sorunlar olgun sosyalizmin sorunlarıdır. Olgun sosyalizmin sorunları ise, artık sosyalizmin popüler bir ifade tarzına gereksinme duyacağı bir aşamadır. 70 yıl geçmiştir. Şimdi “yığınların” ve “halkın” altının çizildiği bir Marksizm söz konusudur. …
Gorbaçov, geçtiğimiz mayıs ayında, üstüne basa basa “dünya devrimci hareketinde karar alan bir merkezin olmadığını” vurguladı. “Bu mantık, bize de dostlarımıza da zarar vermeye başladı” biçiminde konuştu. Sovyetler Birliği’nin değişik ülkelerde çok karmaşık ilişkileri vardı. Bu ilişkilerde ne kimse adına taahhüde girmek, ne de o ülkedeki sosyalistleri kimi politikalara angaje etmek niyetinde değillerdi…
Bu boşluktan, aradan, olması gereken bir açıklıktan söz ettik. İşte Mihail Sergeyeviç’in konuşması bu anlamda bir umut ışığıdır. SSCB’nin içerde ve dış politikada yaşadığı süreçlerin her tarafa damga vurmaması gerekiyor. Bugün, dünya sosyalist hareketi “varlık” sorunu ile karşı karşıya gelmek istemiyorsa, bu açıklığı – arayı korumak ve benimsemek zorundadır. Kapitalist ülkelerdeki sosyalistler, Gorbaçov döneminin reel sosyalizm için ölümcül bir gereklilik olduğunu kavrarken Gorbaçov’u, kendi sorun ve perspektiflerinin üzerine bir gölge olarak itelememelidirler. [Vurgular özgün metinde] [9]
Buna karşılık, kendisini Troçkist analize ve perspektife dayandıran DEUK, Gorbaçov önderliğindeki Stalinist rejimin SSCB’nin dağıtılmasına yol açan karşıdevrimci politikalarına ve Sovyet bürokrasisinin “öz reformu” iddiasıyla Gorbaçov’u alkışlayan Pabloculara karşı çıkan tek uluslararası siyasi eğilim oldu. 1987 tarihli SSCB’de Neler Oluyor? Gorbaçov ve Stalinizmin Krizi başlıklı açıklamasında DEUK şu uyarıda bulunuyordu:
Gorbaçov’un sözde reform politikası hem Sovyetler Birliği’ndeki işçi sınıfı hem de uluslararası düzeyde işçiler ve ezilen kitleler için sinsi bir tehdit oluşturmaktadır. Bu, Ekim Devrimi’nin tarihsel kazanımlarını tehlikeye atmaktadır ve bürokrasinin emperyalizmle dünya ölçeğinde karşıdevrimci işbirliğinin derinleşmesiyle bağlantılıdır. [10]
DEUK, Gorbaçov rejimi üzerine analizini aralıksız sürdürdü. 1989’da, Sosyalist Eşitlik Partisi’ni (ABD) önceleyen İşçiler Birliği’nin ulusal sekreteri olan David North, Perestroykaya Karşı Sosyalizm: Stalinizm ve SSCB’de Kapitalizmin Restorasyonu adlı eserinde şöyle yazıyordu:
Sovyet hükümetinin dış politikası, dünyadaki diğer tüm rejimlerin dış politikası gibi, organik olarak egemen sosyal elitin maddi çıkarlarından doğar ve bu nedenle iç politikasının bir devamıdır. Aslında, bürokrasinin temel çıkarları ve tarihsel hedefleri en yoğun ve net şekilde dış politika alanında ifade bulur. Bu nesnel bakış açısıyla, Mihail Gorbaçov’un dış politikası, Stalinist bürokrasinin perestroyka bayrağı altında sürdürdüğü kapitalist restorasyon programıyla ayrılmaz bir şekilde bağlantılıdır. Bürokrasi, Sovyetler Birliği içindeki devlet mülkiyeti ilişkilerini sistematik olarak zayıflatmaya çalışırken, dış politikası SSCB’yi ekonomik olarak dünya kapitalizminin yapısına ve uluslararası işbölümüne entegre etmeyi amaçlamaktadır. [11]
North, şöyle devam etmişti:
Bolşeviklerin 1917’de ilan ettiği dünya sosyalist devrimi perspektifi, Sovyetler Birliği liderliği tarafından uzun zaman önce terk edildi. ... Bürokrasinin, Sovyet proletaryasına düşman, siyasi bilinçli bir sosyal eğilim olarak ortaya çıkışı, Lenin’in her zaman ısrarla vurguladığı, SSCB içindeki sosyalizmin gelişimi ile uluslararası proletaryanın dünya emperyalizmi karşısındaki zaferi arasındaki temel bağlantının reddedilmesiyle, daha 1924 yılında ilk kez kendini göstermişti. [12]
Troçkizme ve DEUK’a yönelin!
Stalinist bürokrasinin Doğu Avrupa’daki ve SSCB’de kapitalist restorasyonunun dünya çapında bugün de devam eden yıkıcı siyasi sonuçları oldu. Bu hem Sovyet emekçilerini hem de uluslararası işçi sınıfını büyük bir sosyal gerilemeye sürükledi, ABD-NATO emperyalizminin doğuya doğru genişlemesinin ve Rusya karşıtı saldırganlığı tırmandırarak 2022’de Ukrayna savaşını kışkırtmasının önünü açtı. SSCB’nin yokluğunda Ortadoğu, ABD’nin önderliğinde 1990-91’den beri neredeyse aralıksız devam eden emperyalist saldırganlık ve savaşın sahnesi haline geldi.
Dahası, yirminci yüzyıl boyunca Stalinizm ile sosyalizmin hem Sovyet bürokrasisi hem de emperyalist güçler tarafından özdeşleştirilmesinden dolayı uluslararası işçi sınıfı içinde büyük bir siyasi kafa karışıklığına ve moral bozukluğuna yol açtı ki bu sınıf mücadelesinin bastırılmasında kritik bir rol oynadı. DEUK’un Sovyet Sonrası Tarihsel Tahrifat Okulu’na karşı tarihsel gerçeği savunmak üzere verdiği aralıksız mücadelenin önemi burada yatmaktadır.
TKP’nin 1 Şubat tarihli Ankara etkinliğinin gündeme getirdiği bu tarihsel meseleler, Troçkizm ile Stalinizm arasındaki mücadelenin yakıcı güncelliğinin altını çizmektedir. Bu, bugün işçi sınıfının yirminci yüzyılın çözülmemiş sorunlarının şiddetli bir şekilde geri dönüşüyle karşı karşıya olmasıyla ayrılmaz bir şekilde bağlantılıdır: emperyalist savaş, faşizm ve diktatörlük, toplumsal karşıdevrim. Bunlar, burjuvazinin, kapitalist sistemin çözümsüz çelişkilerine verdiği yanıtları ifade etmektedir. Ama aynı çelişkiler dünya genelinde işçi sınıfını ve gençliği radikalleştirmekte ve toplumsal devrime zemin hazırlamaktadır. Sorun, devrimci patlamaların olup olmayacağı değil, bunlara devrimci bir önderliğin yol gösterip gösteremeyeceğidir.
Böyle bir önderlik ancak Troçkizmin Stalinizme ve her türden anti-Marksist küçük burjuva eğilime karşı Sürekli Devrim ve dünya sosyalist devrimi stratejisi uğruna onlarca yıllık tarihsel mücadelesinin derslerinin özümsenmesi temelinde inşa edilebilir. Bu önderlik, Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi ve ona bağlı Sosyalist Eşitlik Partileridir.
21. yüzyılın Marksizmi, Troçkizmdir. Kapitalist düzen partilerinden gerçekten bağımsız, devrimci ve anti-emperyalist bir alternatif arayanlar, Sosyalist Eşitlik Partisi – Dördüncü Enternasyonal’in Tarihsel ve Uluslararası Temelleri’ni incelemeli, bizimle iletişime geçerek eğitim çalışmalarımıza katılmalı ve bu önderliği inşa etme mücadelesine dahil olmalıdır.
Dipnotlar
[1] Sosyalist Eşitlik Partisi – Dördüncü Enternasyonal’in Tarihsel ve Uluslararası Temelleri. URL: https://www.wsws.org/tr/special/library/foundations-turkey/03.html
[2] B. Ferdi [Şefik Hüsnü], “Türkiye’nin Ekonomik ve Mali Durumu”, 16 Nisan 1926, Komintern Belgelerinde Türkiye, ed. Doğu Perinçek (İstanbul: Kaynak Yayınları, 2020), ss. 380-381.
[3] Lev Troçki, “Çin Devrimi ve Yoldaş Stalin’in Tezleri”, Çin Üzerine (İstanbul: Tarih Bilinci Yayınları, 2000), ss. 69-70. Çeviren: Ömer Gemici. URL: https://marksist.net/diger_yazarlar/cin_devrimi_ve_yoldas_stalinin_tezleri.htm
[4] Age., s. 77.
[5] Lev Troçki, Sürekli Devrim – Sonuçlar ve Olasılıklar (İstanbul: Yazın Yayıncılık, 2007), s. 183. Çeviren: Ahmet Muhittin.
[6] Age., s. 186.
[7] Burak Gürel, “İsmail Bilen: Gecikmiş Yükselişten Hızlandırılmış Çöküşe TKP”, Türkiye Solundan Portreler içinde (Ankara: Dipnot Yayınları, 2015), hazırlayanlar: Emir Ali Türkmen & Ümit Özger, s. 239.
[8] Aktaran David North, Lev Troçki’yi Savunurken (İstanbul: Mehring Yayıncılık, 2019), s. 62. Çeviren: Artin Gaduyan.
[9] Cemal Hekimoğlu [Kemal Okuyan], “Gorbaçov ve Sol”, Gelenek Kitap Dizisi, Temmuz 1987. URL: https://gelenek.org/gorbacov-ve-sol/
[10] Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi, What is Happening in the USSR? Gorbachev and the Crisis of Stalinism, Mart 1987. URL: https://www.wsws.org/en/special/library/fi-14-2/03.html
[11] David North, Perestroika versus Socialism: Stalinism and the Restoration of Capitalism in the USSR, 1989. URL: https://www.wsws.org/en/special/library/perestroika-versus-socialism/00.html
[12] Age.
