İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi Hastanesi’nde işten atılan yaklaşık 100 yemekhane işçisinin direnişi ikinci haftasını tamamlıyor. Yemek üretim ve servis hizmetini yürüten taşeron şirketin ihalede değişmesinin ardından 9 Temmuz’da işçiler, kıdem ve ihbar tazminatları ile birikmiş alacakları ödenmeden işten çıkarıldılar.
Kimileri yirmi yıldır aynı hastanede hastalara, hasta yakınlarına ve sağlık emekçilerine yemek hazırlayan ve servis eden işçiler ve aileleri, ihale sonrası bir gecede geleceksizliğe itildiler. İhaleyi alan yeni şirket mevcut işçileri işe almayacağını bildirirken, üniversite yönetimi sorumluluğu taşeron firmaya atarak asıl işveren olarak yasal ve fiili sorumluluğundan kaçmaya çalışmaktadır.
İşçiler, yemek dağıtımının, görev tanımlarında olmamasına rağmen hasta bakıcılara ve temizlik işçilerine yıkıldığını; bir kamu hastanesinde günübirlik, yevmiyeli çalıştırmanın devreye sokulduğunu belirtiyor. İhalede oluşan fiyat rekabeti işçilerin daha fazla sömürülmesi üzerine kuruludur ve üniversite yönetimi de bundan faydalanmaktadır. Yeni firma mevcut kıdemli işçilerin yerine asgari ücretle ve güvencesiz işçi çalıştıracaktır.
Çapa’daki işçilerin yaşadıkları tekil bir olay değildir. Türkiye’nin dört bir yanındaki hastanelerde, üniversitelerde ve kamu kurumlarında on binlerce yemekhane, temizlik ve güvenlik işçisi taşeron düzeni altında güvencesiz koşullarda çalıştırılıyor. Her ihale dönemi, işçiler için bir işsizlik ve hak gaspı tehdidi anlamına geliyor. Taşeron şirketler kamu ihaleleriyle büyüyüp holdingleşirken, işçiler resmi enflasyon oranında bile artmayan ücretlere, ödenmeyen tazminatlara ve artan baskıya maruz kalıyorlar.
Bu artan sömürü düzeni, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümetinin kapitalist oligarşinin talepleri doğrultusunda uyguladığı kemer sıkma programının ayrılmaz bir parçasıdır. Sağlığa ve eğitime ayrılan kaynaklar kısılıp kamu hizmetleri piyasalaştırılırken, bütçenin giderek büyüyen bölümü militarizme, şirketlere ve faiz ödemelerine aktarılıyor.
Türkiye’nin NATO müttefiki ABD önderliğinde emperyalist savaşın ve saldırganlığın Ortadoğu ve dünya genelinde tırmandığı, egemen sınıfların her ülkede sosyal harcamaları militarizmin gereklerine feda ettiği koşullarda, Çapa işçilerine dayatılan işsizlik ve güvencesizlik, ABD’den Almanya’ya, Arjantin’den Güney Kore’ye kadar işçi sınıfının tamamına dayatılan programın bir parçasıdır.
Erdoğan hükümeti, 2018’deki taşeron işçilerin kadroya alınması düzenlemesini büyük bir zafer olarak sunmuştu. Aradan geçen sekiz yıl, bunun bir aldatmaca olduğunu kanıtlamıştır: Yüz binlerce işçi kamu kurumlarında güvencesiz olarak çalışmaya devam etmektedir. Bu durum, Çapa’daki işçilerin kaderinin bakanlıklara yapılan çağrılara havale edilemeyeceğinin de açık bir göstergesidir.
Çapa yemekhane işçileri haklı taleplerinin —işe geri dönüş, tüm alacakların ödenmesi, kadrolu ve güvenceli iş— karşılanmasını istiyor. Ancak bu taleplerin işçi sınıfının tamamı için elde edilebilmesi, protestolar, basın açıklamaları ya da bakanlıklara yapılan çağrılar biçimindeki iflas etmiş yolun yerine kitlesel sınıf mücadelesi yolunun geçirilmesi gerekmektedir. İşçiler kendi bağımsız taban komitelerini kurmalı ve diğer sınıf kardeşlerini de harekete geçirecek taleplerle birleşik bir mücadeleye hazırlanmalıdırlar.
Bunun potansiyeli mevcuttur. Kamu hastanelerinde binlerce doktor, hemşire, hasta bakıcı, temizlik ve güvenlik görevlisi ücretlerine ve çalışma koşullarına yönelik saldırılarla karşı karşıyadır; aynı zamanda bu hastaneler, ağırlıklı olarak özel sağlık sigortasına ve özel hastanelere erişimi olmayan emekçilere hizmet etmektedir. Çapa işçilerinin mücadelesi, İstanbul’daki ve Türkiye’deki tüm hastanelerde taşeron olarak çalışan on binlerce işçiye ve sağlık emekçisine doğrudan seslenmelidir; işçilerin işleri, geçimleri ve hakları ihale konusu değildir. Sağlık hizmetlerinin kamulaştırılmasının yanı sıra sağlık hizmetlerine ve sağlık emekçilerine ayrılan kaynakların büyük ölçüde artırılması talebini öne süren bir kampanya örgütlenmelidir. Bu, işçi sınıfının diğer kesimlerine seslenen daha geniş kapsamlı bir programın parçası olmalıdır.
Çapa’daki direniş, Türkiye’de yükselen sınıf mücadelesi dalgasının parçasıdır. Son aylarda başta madenciler olmak üzere işçi sınıfının birçok kesimi ödenmemiş alacakları ve hakları için mücadeleye atıldı.
Eskişehir’deki Doruk Madencilik işçilerinin Ankara yürüyüşünü, Edirne’de Özşen Madencilik işçilerinin şirket haydutlarının silahlı saldırısına meydan okuyan mücadelesi takip etti.
Şimdi Elazığ’daki Eti Gümüş İşletmesi işçileri aylardır ödenmeyen alacakları ve tazminatları için Bağımsız Maden-İş önderliğinde dört gündür protestolarını sürdürüyor. İşçiler, alacakları verilmediği takdirde 24 Temmuz’da Ankara’ya bir yürüyüş başlatacaklarını ilan ettiler. Giresun’da mart ayından bu yana maaşlarını alamadıklarını belirten Nesko Maden işçileri, maden işletmesinde yaptıkları eylemin ardından ilçe merkezine yürüdüler. Her iki maden işletmesinin sahibi SSS Yıldızlar Holding’dir.
Aynı holdinge ait Eskişehir’deki Doruk Madencilik’e bağlı Yunus Emre Termik Santrali’nde çalışan DİSK’e bağlı Enerji-Sen üyesi yüzlerce işçi de, üç aydır alamadıkları maaşları için salı günü Ankara’ya yürüyüş başlattı. Çarşamba günü yürüyüş sırasında polisin göz yaşartıcı gazlı saldırısına uğrayan sendika genel başkanı Süleyman Keskin, genel sekreter Emin Atsız ve çok sayıda işçi gözaltına alındı.
Taban maaş ve özlük hakları için mücadele eden özel sektör öğretmenleri ile mülakat mağduru öğretmenler de Ankara’da polis baskısına rağmen eylemlerini sürdürüyor.
İşçi sınıfının artan direnme kararlılığını gösteren tüm bu mücadelelerin, egemen sınıfa ve onu temsil eden hükümete karşı ortak talepler etrafında birleştirilmesi gerekiyor. Böylesi bir mücadele, sendikal ve sektörel bölünmeleri aşan bir örgütlenmeyi gerektirir. Çapa işçilerinin kuracağı bir taban komitesi, madencilerle, öğretmenlerle, sefalete mahkûm edilen emeklilerle ve mücadeleye atılan diğer işçilerle iletişime geçebilir ve tabandan bir hareketi inşa etme yönünde adımlar atabilir.
Evrensel gazetesine konuşan gece aşçısı Metin Özgüroğlu, daha önce hastanedeki tüm emekçilerin kadroya alınması talebiyle eylemler yaptıklarını, temizlik ve hasta bakıcıların bir kısmının kadroya alındığını ancak yemekhane işçilerinin dışlandığını belirtti. Özgüroğlu, bu süreçte hükümet yanlısı Hak-İş konfederasyonuna bağlı Öz Gıda İş sendikasının da işçilerin karşısında yer aldığını aktardı.
Çapa yemekhane işçileri şimdi “muhalif” DİSK’e bağlı Gıda-İş ile temasa geçerek mücadeleyi sürdürüyorlar. İşçiler hangi sendikaya üye olursa olsun, mücadelenin denetimi, kapalı kapılar ardında pazarlık yürüten yöneticilere değil, işçilerin kendi seçtikleri, kendilerine karşı sorumlu ve her an geri çağrılabilir temsilcilerden oluşan taban komitelerine ait olmalıdır. Ancak bu komiteler, sendika, sektör, işyeri ve ülke ayrımlarını aşarak tüm işçileri ortak bir mücadelede birleştirebilir.
Herkese kadrolu, güvenceli ve insanca yaşanacak ücretli iş, taşeron sisteminin tümüyle tasfiyesi, sağlık hizmetlerinin ve diğer temel sosyal hizmetlerin işçilerin demokratik denetimi altında kamulaştırılması gibi acil talepler, kapitalist kâra değil ama toplumun ihtiyaçlarına dayanan, küresel ölçekte planlı bir ekonomiyi gerektirmektedir.
