Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümetinin 14 Ekim sabahı Türkiye’nin en çok izlenen haber kanallarından Halk TV’ye polis baskınıyla el koyması, Türk egemen sınıfının diktatörlük inşasında yeni ve tehlikeli bir aşamayı işaret etmektedir. Bu denli açık ve pervasız baskı önlemlerine başvurulması, rejimin halkın gözünde itibarını giderek yitirmesinin ve derinleşen siyasi krizinin bir ifadesidir.
Halk TV, 436 sanığın yargılandığı İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) davasında, Mart 2024 seçimlerinde Cumhuriyet Halk Partisi’nden (CHP) seçilmiş tutuklu belediye başkanı ve cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun yaklaşık 19 ay sonra ilk kez savunma yapacağı sabah karartıldı. Savcılık, Erdoğan’ın en güçlü rakibi olarak görülen İmamoğlu için 2.430 yıla kadar hapis istiyor.
Baskında yüzlerce polisin kuşattığı binada canlı yayın kesildi, çalışanlar kapıdan çevrildi ve kanalın yönetimi Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) eliyle fiilen hükümete devredildi. Halk TV’nin yönetimine, bir yıl önce muhalif TELE1 kanalına el konulduğunda da kayyım olarak atanan hükümet yanlısı Yeni Şafak yazarı İbrahim Paşalı getirildi.
Halk TV, daha önce CHP, partinin bölünmesinin ardından ise Özgür Özel’in YENİ Parti’sine yakın, hükümetin doğrudan ya da dolaylı kontrolü dışında yayın yapan muhalif bir kanaldı. Halk TV’nin siyasi çizgisine bakılmaksızın, basın özgürlüğüne ve haber alma hakkına yönelik bu saldırı, koşulsuz reddedilmelidir.
Operasyonun resmi gerekçesi, kanalın sahibi Cafer Mahiroğlu hakkında İzmir Büyükşehir Belediyesi ihaleleri üzerinden yürütülen rüşvet, ihaleye fesat karıştırma ve suç gelirlerini aklama soruşturmasıdır. Yani milyonlarca kişi tarafından izlenen bir haber kanalının yayınını karartmak için sahibinin şirketlerine ilişkin mali işlemler bahane edildi. Savcılığın açıklamasında Halk TV’nin adının dahi geçmemesi, gerekçenin ne denli zorlama olduğunu göstermektedir. Operasyon ayrıca CHP’den geçilen İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay’ın AKP’ye geçmesinden yaklaşık bir hafta sonra geldi.
Eylül ortasından bu yana hükümeti sarsan fon skandalı, giderek daha pervasız adımlara yol açıyor. Sermaye Piyasası Kurulu’nun (SPK) 17 Eylül’de yedi portföy şirketine ait 131 yatırım fonunu tasfiyeye alması, çoğu emekçi ya da emekli 450 bini aşkın yatırımcının birikimini dondurdu. İşlem hacmi düşük hisselerin ve onları portföyüne alan fonların şişirilmesi yoluyla kurulan saadet zincirinde hükümet çevresinden isimlerin de yer aldığı anlaşıldı.
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Genel Başkan Yardımcısı ve eski bakan Fatma Betül Sayan Kaya ile eşinin yaklaşık 163 milyon liralık yatırımı beş ayda 2,17 milyar liraya çıkardığı ortaya çıktı; Kaya 26 Eylül’de istifa etmek zorunda kaldı. Haberlere göre kazancının anapara dışındaki kısmını TMSF’ye aktardı. Ne var ki, CHP’den seçilen çok sayıda belediye başkanı esasen itirafçıların iddiaları temelinde tutuklu yargılanırken, Kaya ifade verdikten sonra hiçbir tedbir uygulanmadan evine gönderildi. Öncesinde basında yer alan haberlerde, Kaya’nın yargının kendisine dokunması halinde tüm bildiklerini anlatmakla tehdit ettiği öne sürülmüştü. 24 Eylül’de Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu yasa dışı vurgun süreçleriyle ilgili bilgisinin ve sorumluluğunun olmadığını ima ederek “Sorumluluğu olan kim varsa, bunlardan hukuk önünde hesap sorulacaktır,” demişti.
İşçi sınıfı yıllardır yüksek enflasyon ve bastırılan ücretler yoluyla yoksullaştırılırken, hükümete yakın ve içeriden bilgiye erişimi olan dar bir kapitalist oligarklar çevresine aktarılan servet, geniş halk kitlelerinde büyük öfkeye yol açmış ve rejimin toplumsal meşruiyetinin temellerini daha da aşındırmış durumda.
Bu ortamda polis operasyonları, vurguncular ve bunu mümkün kılanlardan çok onu ortaya çıkaranlara yöneldi. Sözcü gazetesi editörü Mustafa Balcı ile gazeteci Şaban Sevinç, AKP Sözcüsü Ömer Çelik’in, 20 milyar liralık vurgunla yurt dışına kaçtığı iddia edilen Osman Arıkan Nacar ile bağlantısı üzerine haberleri nedeniyle “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yaymak” suçlamasıyla tutuklandı.
7 Ekim’de bir Sözcü TV programında Ticaret Bakanı Ömer Bolat’ın fonlarla bağlantısını sorgulayan İsmail Saymaz ve Murat Ağırel’e, Bolat’ın suç duyurusu üzerine ev hapsi verildi ve ayaklarına elektronik kelepçe takıldı. 15 Ekim’de ise fon soruşturmasında malvarlığına tedbir konulan 141 kişilik listeyi haberleştiren gazeteci Bahadır Özgür, “soruşturmanın gizliliğini ihlal” suçlamasıyla gözaltına alındı ve X hesabına erişim engeli getirildi. Özgür ifadesinde, haberinin gizli bir belgeye değil, Adalet Bakanı Akın Gürlek’in televizyonda yaptığı açıklamaya ve savcılığın kamuya duyurduğu bilgilere dayandığını söyledi.
Bunlara, sosyal medyadaki sansürün, özellikle X’in sahibi trilyoner Elon Musk’un işbirliğiyle görülmemiş boyutlara ulaşması eşlik ediyor. İfade Özgürlüğü Derneği’nin (İFÖD) EngelliWeb verilerine göre yalnızca eylül ayında toplam 35 milyon takipçisi olan en az 1.270 X hesabına erişim engeli getirildi. LGBTİ+ bireylere yönelik gerici “Ailem Güvende” operasyonu, T24’ün sitesinin tamamen kapatılmasına ve 1,9 milyon takipçili X hesabına erişimin engellenmesine bahane yapıldı. Kısa Dalga’nın ve bianet’in X hesaplarına erişim engellendi. 2023 seçimlerinde 900 binden fazla oy alan ve parlamentoda üç milletvekili bulunan Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) 582 bin takipçili X hesabı hakkında da 14 Ekim’de erişim engeli kararı verildi. Halk TV’nin 3 milyon takipçili X hesabının yanı sıra diğer sosyal medya hesaplarına erişim engeli getirildi.
Halk TV operasyonunun siyasi niteliğini gösteren bir diğer nokta, 21 Mayıs’ta Ankara Bölge Adliye Mahkemesinin verdiği “mutlak butlan” kararıyla CHP Genel Başkanlığına geri getirilen Kemal Kılıçdaroğlu’nun, baskından birkaç gün önce Halk TV’yi “24 saat yalan haber” yapmakla suçlaması ve kanalı RTÜK’e şikâyet ettiklerini söylemesidir.
İçerideki diktatörlük önlemleri, artan ekonomik ve siyasi krizle birlikte, Türkiye’nin Ortadoğu’daki emperyalist savaşlara daha doğrudan katılımıyla eş zamanlı ilerliyor. Erdoğan’ın 7 Ağustos’ta Mekke’de Suudi Arabistan ve Pakistan’la imzaladığı Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın metni hâlâ açıklanmadı ve anlaşma TBMM’ye getirilmedi. Buna rağmen ittifak, 5 Ekim’de Riyad’da askeri güçlerin Suudi Arabistan’a hızla konuşlandırılması kararını aldı. ABD destekli Suudi krallığının ezilen bir ülke olan Yemen’e karşı saldırı savaşına katılmanın yolu, parlamentonun ve kamuoyunun başından itibaren devre dışı bırakıldığı bir süreçle döşeniyor.
13 Ekim’de ABD Başkanı Donald Trump, Erdoğan’dan Suudi Arabistan’a destek için müdahale etmesini isteyebileceğini söyledi ve ekledi: “Cumhurbaşkanı Erdoğan, sanırım, istediğim şeyi yapar.” [President Erdogan, I think, would do as I ask.]
İsrail’in Gazze’deki Filistinlilere yönelik soykırımını mümkün kılan, 28 Şubat’ta İsrail ile beraber İran’a karşı canice bir saldırı savaşı başlatan ve şimdi de Suudi rejimini desteklemek üzere Yemen’e saldırılar düzenlemeyi değerlendiren Trump ve izlediği politikalar, Türkiye’de halkın çoğunluğu tarafından nefretle karşılanmaktadır. Buna rağmen Türk burjuvazisinin emperyalizme tabi gerici çıkarları doğrultusunda bir askeri maceraya sürüklenen hükümet, cephe gerisini tahkim etmek üzere temel demokratik hakları giderek ortadan kaldırıyor. Bu ortamda Ankara ile hapisteki Kürdistan İşçi Partisi (PKK) önderi Abdullah Öcalan liderliğindeki Kürt hareketi arasındaki anlaşma, bu hazırlıkların bir parçasını oluşturuyor.
Erdoğan’ın faşist müttefiki Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) lideri Devlet Bahçeli’nin 13 Ekim’de yaptığı açıklamalar, tam da savaş, fon krizi ve toplumsal yıkım karşısında biriken öfkenin bastırılması gereğine işaret etti. Bahçeli, Türkiye’nin Suudi Arabistan’ın savunmasına her türlü askeri desteği vermesini istedi.
Bahçeli konuşmasını gençlere ve işçilere yönelik açık bir tehditle bitirdi. Kalabalık sınıflara, öğretmen açığına, kemer sıkmaya ve polis şiddetine karşı sokaklara dökülen ve 6 binden fazlası gözaltına alınan Fransız lise öğrencilerini örnek gösteren Bahçeli, “Fransa’ya heveslenmeyin! Batı emperyalizmine kapılmayın!” dedi. Bu sözler, Türk egemen sınıfının, Fransa’dan İspanya’ya, Belçika’dan İrlanda’ya kadar Avrupa’da militarizme ve onun sosyal kesintiler biçimindeki sonuçlarına karşı gelişen kitle hareketinin Türkiye’ye sıçramasından duyduğu korkuyu yansıtıyor.
Artan bir siyasi baskı altında olan burjuva muhalefetin demokratik hakları savunmaktan doğası gereği aciz olduğu vurgulanmalıdır. Bu partiler, YENİ Parti’nin programının da gösterdiği gibi, NATO’ya, kapitalist piyasaya ve Türk burjuvazisinin gerici jeopolitik emellerine bağlılar. Geçmişte CHP, bugün YENİ Parti, hiçbir sonucu olmayan aciz tepkiler veriyor ve asıl olarak, toplumsal öfkeyi seçimlere yönlendirerek kontrol altında tutmaya çalışıyor. Bu, her şeyden önce, seçme ve seçilme hakkının alenen ihlal edildiği ve geniş kitlelerin burjuva seçim süreçlerine güvenlerini yitirmekte olduğu bir ortamda, devrimci sonuçları olan toplumsal patlamaları önlemeyi amaçlıyor.
Türkiye’deki gelişmeler, en yoğun ifadesini ABD’deki Trump yönetiminde bulan küresel bir eğilimin parçasıdır. Washington’dan Avrupa’ya, egemen sınıflar artan toplumsal eşitsizliğe, soykırıma ve emperyalist savaşa karşı büyüyen muhalefete artan bir şiddetle ve diktatörlük rejimleri kurmaya yönelerek yanıt veriyorlar.
Demokratik hakları savunma mücadelesi, savaşa ve toplumsal eşitsizliğin kaynağı olan kapitalist sisteme karşı mücadeleden ayrılamaz. Uluslararası bir perspektifi ve toplumsal tabanı gerektiren bu mücadelede harekete geçirilmesi gereken güç, işçi sınıfıdır. İşçi sınıfı, emperyalizme ve tüm burjuva partilerine karşı işyerlerinde, mahallelerde ve okullarda taban komiteleri aracılığıyla ulusal sınırlar ötesinde birleştirilmeli ve iktidarı almayı hedefleyen sosyalist bir perspektif temelinde harekete geçirilmelidir. Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi’nin Türkiye şubesi olan Sosyalist Eşitlik Partisi – Dördüncü Enternasyonal’in uğruna mücadele ettiği perspektif budur.
